Web Tasarım Ankara

 

TEVHİD VE TASAVVUF

 

— «Yokluk aynasında» görünmekten ürken «kesret âlemi», büyük bir iştiyak ile «ebediyet okyanusuna» doğru, Mevlâna Celâleddin-i Rûmi Hazretlerinin ifadesi ile «elsiz ve ayaksız olarak» koşmaktadır... Bütün âlem kaostan kaçmakta, tevhid sırrı etrafında toplanarak nizama girmekte, kısaca, her şey Allah'ı tesbih etmektedir. Zaten, «nizam» demek, «kesretin tevhide ulaşması» demektir.

— İslâm'da kâinat, sanki, büyük bir mabettir de bu mabette, yüce ve mukaddes kitabımız Kura'n-ı Kerim'in şu âyetleri, her an, okunup durmaktadır : «Allah ile birlikte diğer bir ilâh daha (edinip) tapma (ona). O'ndan başka hiçbir ilâh yok. O'nun zâtından başka, her şey helak olucudur. Hüküm O'nundur ve siz ancak O'na döndürül (üp götürül) eceksiniz». (Bkz. El-Kasas Sûresi, Âyet: 88).

— Yine, yüce ve mukaddes kitabımız Kur'an-ı Kerim'de şöyle düşünmemiz emrolunur: «Biz, Allah'a aidiz ve yine O'na dönücüleriz». (Bkz.El-Bakare Sûresi, Âyet: 156). Gerçekten de mutlak mânâda var olan, sadece Vâcib-ül Vücûd olan Allah'dır. Bütün varlıklar ve varlık tezahürler; de O'nunla varlıkta duran fâni ve geçici biçimlerden (formlardan) ibarettir.Böyle olunca, hangi varlık tezahürüne ilâh denebilir?

— Bütün yaratıklar, fâni ve geçici formlar içinde. Vâcib-ül Vücûd'u özlemekte ve O'na doğru elsiz ve ayaksız koşmaktadırlar. Bu, ne güzel bir koşudur. Bu, ele geçmeyeni ve asla ele geçmeyecek olanı koşturmadır. Onun için, ezelden ebede kadar sürecektir. Yaratılmışların Yaradan ile birleşmesi, yaratılmışların Yaradan'a ulaşması mümkün değildir.

Bu konuda Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi Hazretleri, şöyle buyururlar: «Kul, kendinden büsbütün geçmedikçe, onun gönlünde «tevhid» gerçekleşmez. Tevhid demek, senin varlığının O'nunla birleşmesi demek değildir. Yoksa bâtıl bir şey, Hak olmaz» (Bkz. Mevlâna Rubailer— M. N. Gençosman, Sf: 95, Rubai 464).

— İnsan, sınırlı yaratılmakla birlikte, «sonsuzluğa vurgun» dur. Bunu asla garip bulmuyoruz. Garip olan, insanin «sınırlıda sonsuzu», «mahlûkta Hâlık'ı» araması değil «buldum» vehmine kapılarak «sonluyu sonsuz», «mahlûku Hâlık» sanmasıdır. Halbuki, İslâm'da, tevhid ve tasavvufun sırrı şu kaide içinde özetlenmiştir: «O ki, Allah sanırsın, o sandığın şey,Allah'ın varlığını idraklerden gizleyen bir perdedir». Aklımıza ve tasavvu rumuza ulaşan hiçbir şey ve hayal, asla ilâh olamaz. Allah, objektif ve sübjektif bir varlık değildir. O, «mutlak varlık» tır. O'nu hayal ve tasavvur etmek mümkün değildir. Bu sebepten İmam-ı Rabbani Hazretleri şöyle buyururlar : «Allah, tecelli eder, ötelerin ötesinde, ötelerin ötesinde, onun da ötesinde...» Evet, sonsuza kadar «ötelerin ötesinde...»

— Gerçekten de «yolun başlangıcında olan» pek çok mutasavvıf, «mahlûkta Hâlık'ı bulduklarını» sanmışlardır. Tasavvufta bu merhaleye «seyr-i afakî» (objektif gezinme) denir. Bu dönemde, mutasavvıfa görünen ve kıpırdanan her şey, sanki O'dur. Hiçbir şey yoktur da sadece O vardır. Her şeyde O'nun varlığı yankılanır; O'nun varlığı dile gelir, yine, sanki her şey, «ben O'yum» der gibidir. «Sonluda sonsuzluk», «ölümlüde ölümsüzlük», «yaratılmışlarda Yaradan», ZAHİR isim ve sıfatı ile parıldayıp durur Tasavvufta bu, bir sekr (sarhoşluk) dönemidir. Bu merhalede mutasâvvıf «Lâ mevcûde illallah» (Allah'tan başka varlık yoktur) diyerek aşkla döner. Bu, «fenâfillah» in aşkıdır. O, bu aşk ile doludur ve o, Yaradan'ı değil, O'ndan başka her şeyi inkâr etmek gibi, bir idrak hatâsı içindedir. Büyük aşk ve vecd adamı Muhyidin-i Arabi Hazretleri, bu başlangıç noktasını «son» zannetti ve bütün «ledünnî sırları» çözdüğünü sanarak «Vahdet- i Vücûttan söz etti. Halbuki, tasavvufun doruk noktalarında dolaşan büyük velî ve müçtehid İmam-ı Rabbani Ahmed Farukî Hazretleri: «Bu hal başlangıçta olur. Vahdet-i vücûd, bir aşk sarhoşluğudur, bir ruh halidir; enfüsî (sübjektif) bir yorumlamadır. Bu sebepten, bu ruh haline «Vahdet-i Şühûd» adı verilmelidir», diye düşüneceklerdir.

— Vâcib-ül Vücud'u, kendi dışında arayan ve fakat bir türlü ele geçiremeyen ve «Vasl-ı Üryaniyi (apaçık bir kavuşmayı) idrak edemeyen velî, farkında olmadan, ümitsizliğe benzer bir ruh hali içinde, kendi üzerine, bir şuur gibi katlanır. O zaman hayretle görür ki, insanın içinde, Allah'a giden esrarlı bir yol vardır, imam-ı Gazali Hazretlerinin haber verdikleri

gibi, insanın içinde «sonsuzluğa açılan bir iç göz» ve «âlem-i halkı aşacak istidatta bir «gönül yahut kalb yolu» vardır. Veli bu noktada, Allah'a giden yolu, yerde ve göklerde değil, Derviş Yûnus gibi: «Bir ben "ardır bende, benden içeru» diyerek kendinde aramaya başlar. Tasavvufta buna,«seyr-i enfüsî» (sübjektif gezinme) adı verilir. Artık velî, «gönül yolunu»

deneyecek, «kalb gözünü» açarak Şanlı Peygamberimizin ifadeleri ile «Refik-i Â'lâ»yı (en büyük dost ve arkadaşı) arayacaktır. Bazan Yûnus gibi : «Gel dosta gidelim gönül» diye yalvaracak, bazan Hallaç gibi kendinden geçerek : «Enelhak» çığlığını basacaktır. Asla, unutmamak gerekir ki bu noktada bulunan velî, kendinden büsbütün geçmiştir ve «kendine gelmeyi, ben, demeyi küfür bilmektedir», yani, velî, uyanık olanların cinnet diyebilecekleri, bir aşk sarhoşluğu İçinde bulunmaktadır. Bu ruh hali içindeki velî, bazı gafillerin sandığı gibi, hâşâ, kendini ilâh bilmemekte. gerçek varlık olarak sadece Allah'ı görmektedir. En doğrusu, bu noktada bulunan velî, «hâmuş olmalı» (susmalı) dır. Ancak, âşıkı. susturmak çok zordur. Vahdet okyanusunda, kendini kaybeden velî «ben» derken nasıl kendini kastedebilir ki, o Allah'tan başka mevcut görmemektedir ve göremez de...

— Ancak, «seyr-i afakî» ve «seyr-i enfüsî» merhalelerini geride bırakarak tam bir «seyr-i mutlak» ile tekrar aklın sınırları içine giren velîdir ki, «dâvet mertebesine» ulaşmış bir «kâmil-i mükemmil» (tam olgunlaşmış) mürşit olabilir. Böylelerini, Şanlı Peygamberimiz «benim vârislerim» diye öğmüşlerdir. Böyleleri «Beni İsrailin peygamberleri gibidirler». «Dâvet mertebesi», tasavvuf çizgisinde yürümek ve o yolu tamamlıyarak irşat makamına ulaşmak demektir ki, bu nimeti, başta Şanlı Peygamberimiz olmak üzere, bütün peygamberlere verdiler. Bu peygamberlerin sünnetine uyarak yücelen her velî de uyduğu peygamberin bereketleri ile bereketlendi. İslâm dünyasında yetişen binlerce velî, Şanlı Peygamberin açtığı ve Ashab-ı Kiram'a tevdi ettiği tasavvuf çizgisinde, tam bir Mi'raç sırrı içinde, yücelerek kemale erdiler; O'nun sırlarından nasiplendiler. O'nun mucizelerinin bereketi ile keramet ve basiret sahibi oldular, asırlarca insanlara doğru yolu gösterip milyonlarcasını kurtardılar. Allah, bu ulu kişileri, yüce ve mukaddes kitabımız Kur'an-ı Kerim'de şöyle öğer: «Haberiniz olsun ki, Allah'ın velî (kul)) ları için, hiçbir korku yoktur. Onlar, mahzun da olacak değillerdir. Onlar, iman edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da, âhiretde de onlar için müjde (ler) vardır. Allah'ın sözlerinde asla bir değişme (imkânı) yoktur. Bu, en büyük seadetin tâ kendisidir». (Bkz. Yûnus Sûresi, Âyet: 62, 63, 64).

— İslâm'ın ortaya koyduğu hakikatlere göre, «Nübüvvet vehbîdir» (Yani peygamberlik doğuştandır) da «velayet kesbîdir» (yani, velilik, sonradan ve çalışılarak elde edilir). Zaten, tasavvuf, Allah ve Resûlü'nün emrettiği yoldan yürüyerek ve onların emir ve ölçülerine hassasiyetle uyarak ihlas makamına ulaşmak demektir. Bütün mesele, «sahte tanrıların» tasallutundan kurtulup Allah'tan başka ilâh yoktur» diyen Şanlı Peygamberin imanve ahlâkına kavuşmaktır. Bu konuda İmam-ı Rabbani Hazretleri şöyle buyururlar : «Tasavvuf yolculuğundan maksat, ihlâs makamına varmaktır. Bunun için, enfüsî ve afaki mâbudlara tapınmaktan kurtulmak gerekir». (Bkz. İmam-ı Rabbanî, Mektubat, Mektup : 40)

Kay:www.kutluyol.org/TurkIslamTasavvufu.php

Yorumlar


Hiç Yorum Yapılmamış. İlk yorumu siz yapın...