Web Tasarım Ankara

 Alevilik-Bektaşilik

“Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”.
Hacı Bektaş Veli


Prof. Dr. Hasan Onat

a. Konunun Önemi


Türkiye ilginç bir ülke!... Sorunların çözümü, onların içinden çıkılamayacak derecede karmaşık hale getirilmesinde yatıyormuşçasına, sorunları çözecek/çözmek durumunda olan birtakım kurum ve kuruluşlar, önce sorunları görmezlikten geliyor; sonra da çözermiş gibi yaparak işi zamana bırakıyorlar. Kürt sorunu böyle... İrtica sorunu böyle... Başörtüsü sorunu böyle...Avrupa Birliği ile ilgili sorunlar böyle... Akla gelen hangi önemli sorun varsa, çözmek konusunda irade beyan edenlerin bile, sorun çözmek gibi bir niyetlerinin olmadığını, sorunların kalıcı hâle gelmesinden yarar umulduğunu düşünmeden edemiyor insan... İşte Alevilik-Bektaşilik sorunu da, bu kapsamda giderek çözümsüz hale getirilmek istenen sorunlardan birisi... Sorunun çözümünü zorlaştıran en önemli husus, konu ile ilgili bilimsel araştırmaların yok denilebilecek kadar az olması ve bu alandaki bilgi boşluğunun hem keyfi Alevilik inşalarını, hem de konunun farklı açılardan istismarını kolaylaştırmasıdır. Siyasilerin bu konu ile ilgili olarak söyledikleri her söz, attıkları her adım, sorunu daha da karmaşık hale getirmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, esasta bir istihdam kurumu olduğu gerçeğini unutup, etkinlik alanını genişleterek farklı roller üstlenmeye başlayınca, Alevilik konusunda iyi niyetle söylenen birtakım sözler bile, Alevi-Bektaşi kesimi ayağa kaldırmaya yetiyor. Sorunun çözümü, öncelikle, konu ile ilgili bilimsel bilginin üretilmesinde ve bu bilginin etkili yetkili merciler tarafından önemsenmesinde ve değerlendirilmesinde yatmaktadır. Avrupa Birliği konusunda müzakere süreci başlamıştır. İlerleme Raporları’nda Alevilik-Bektaşilik konusunda dikkat çekilen hususlar bile, bilimsel bilginin dışında atılacak her adımın, ileriye yönelik çok ciddi sıkıntılar doğurabileceğini göstermiştir.


Alevilik-Bektaşilik Türkiye’nin bir gerçeğidir. Türk toplumunun bir kısmı kendisini “Alevi”, “Bektaşî”, ya da “Alevî-Bektaşî” olarak tanımlamaktadır. Ancak, ne kendilerini “Alevî”, “Bektaşî”, ya da “Alevî-Bektaşi” diye tanımlayanlar, ne de bu konuda konuşanlar, sağlıklı bir bilgi birikimine ve bilimsel verilere dayanarak hareket etmektedirler. Örneğin, Alevilerin sayısı hakkında 6,5 milyonla 30 milyon arasında farklı rakamlar telaffuz edilmektedir. Bu durum, Alevî-Sünnî sürtüşmesi şeklinde kendini gösteren veya öyle gösterilmek istenen gerginliğin ivme kazanmasına yol açmakta; siyasîlerin, bu gerilimden çıkar sağlayan istismarcıların işlerini büyük ölçüde kolaylaştırmaktadır. Din istismarının bir boyutu da, “Alevilik-Bektaşilik”le ilgili söylem biçimlerinde ortaya çıkmaktadır. Alevilik-Bektaşilik konusunda doğru bilgi ve sağlam belgelerle halkın aydınlatılması, bilinçli olarak oluşturulmak istenilen Alevî-Sünnî geriliminin kaynaklarının kurutulması anlamına geleceği gibi; bu bilgi boşluğundan yararlanarak çıkarları doğrultusunda bir Alevilik-Bektaşilik inşa etmek isteyen birtakım istismarcıların çanına ot tıkayacaktır. Bütün sorunlarda olduğu gibi, bu konuda da bize yol gösterecek olan bilimdir. Alevîlik-Bektaşilik konusundaki bilgi boşluğu, aynı zamanda ciddi bir kavram kargaşasına yol açmaktadır. Şiî, Ca’ferî, Nusayrî, Rafizî, Kızılbaş, Çepni, Tahtacı, Alevi ve Bektaşî kavramları genellikle birbirine karıştırılmaktadır. Bu durum, sağlıklı düşünmeyi zorlaştırmakta ve konunun doğru anlaşılmasını engellemektedir. Ayrıca, milli birlik ve beraberliğimiz de bu durumdan yara almaktadır.


Alevilik, kelime olarak Hz. Ali’nin soyundan gelmek, onun soyuna mensup olmak anlamına gelmektedir. Hz. Ali’nin çocukları Hasan’ın soyundan olanlara Şerif, Hüseyin’in soyundan olanlara da Seyyid denmektedir. Alevi kelimesinin bu kök anlamı, tarihsel akış içerisinde farklılaşarak genişlemiştir. Mesela, öz be öz Türk olan Alevi Dedeleri’nin “Seyyid”liği meselesi, ilginç bir araştırma konusu olarak önümüzde durmaktadır. Soy bakımından Hz. Ali ile hiç alakası olmayan, ancak, silsilesi Hz. Ali kanalıyla Hz. Peygamber’e ulaşan tarikatlara da “Alevi” sıfatı verilmiştir. Tarihte, özellikle Zeydilerin gerçekleştirdikleri birtakım isyanlardan “Alevi isyanları” diye söz edilmektedir. Alevi, Hz. Ali’nin taraftarı olmak anlamına da gelmektedir. Ali taraftarlığının tarihteki sosyolojik karşılığı “Şiatu Ali”, ya da “Şia” olmuştur. Şia, hicri ikinci asırdan itibaren bir şemsiye kavram hâline gelmiş; bünyesinde pek çok fırkayı barındırmıştır. Ancak, bütün bu kullanılış biçimlerinin, konumuz olan Alevilik-Bektaşilik’le doğrudan herhangi bir ilgisinin olmadığını hemen belirtmekte fayda vardır.


Türk tarihinde Alevilik, ya da yaygın kullanılışı ile Alevilik-Bektaşilik, 19. asrın sonlarından itibaren, Türkiye’de yaşayan Kızılbaş, Bektaşi, Tahtacı, Çepni, Sıraç vb. zümreleri ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Maalesef, bu kavramın şemsiye kavram hâline geliş sürecinde ve daha sonrasında, bilerek, ya da bilmeyerek bu grupların Sünni olmadıkları hususuna ciddi olarak vurgu yapılmıştır. Ancak, Sünni olmadığını söylemenin, “ne olduğunu söylemek” anlamına gelmediği çoğu zaman göz ardı edilmektedir. Sonuçta, Alevilik-Bektaşilik, bir anlamda Sünnilik karşıtlığı olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Bu durum, Türklük ve Müslümanlık ortak paydasından rahatsız olan bazı kimselerin işini kolaylaştırmıştır. İşte, Alevilik-Bektaşilik konusunda kafa karışıklığının en önemli sebeplerinden birisi de budur.


Mevcut yaygın kullanılışı ile “Alevilik-Bektaşilik” meselesinin tarihsel arkaplanı ve kavramsal boyutu bilimsel açıdan henüz aydınlatılmış değildir. Bu durum, hem anakronizme, hem de ciddi kafa karışıklığına yol açmaktadır. Türk toplumunun sağlıklı bir tarih, bilgi ve bilincinden yoksun olduğu hesaba katılacak olursa, sorunun niçin gittikçe daha karmaşık hale geldiği/getirildiği kolayca anlaşılabilir. Çünkü, sağlıklı tarih, bilgi ve bilincinden yoksun olan toplumlar, ya geçmişi kutsallaştırarak onun bütün olumsuzluklarını geleceğe taşımak zorunda kalırlar -insanların kalıbı bugünde, kalbi ve beyni geçmişte kalmış olur-; ya da geçmişi yadsıyarak bir iş yaptıklarını zannederler. Her iki hâlde de, birey ve toplumların geleceğinin belirlenmesinde, geçmişin olumsuzlukları en önemli etkenlerden birisi olur. Alevilik-Bektaşilik konusundaki bilimsel bilgi eksikliği, Alevilik-Bektaşiliğin ne olduğu konusundaki belirsizliklerin ana kaynağıdır. Kendisini Alevi-Bektaşi olarak tanımlayanlar bile, Aleviliğin tarihsel arkaplanı bir yana, Aleviliğin, Alevilik- Bektaşiliğin mezhep mi, meşrep mi, tarikat mı olduğu konusunda çok da net olamamaktadırlar. Aleviliğin İslam için mi, yoksa İslam dışı mı olduğu şeklindeki tartışmaların da tamamen ya art niyetten, ya da bilgisizlikten kaynaklandığını görebilmek için illa da bilim adamı olmak gerekmez. Aleviliğin mevcut halde kendisini bütünüyle Sünnilik karşıtlığını merkeze olarak tanımlamaya ve konumlandırmaya çalışması ise aklın kabullenebileceği bir şey değildir. Bu konudaki tartışmaları makul uzlaşı zemininin ötesine taşıyan önemli azı bilgi hatalarına dikkat çekmekte fayda vardır:


*Mezhep ve tarikatlar, Hz. Muhammed’in vefatından çok sonraları, din anlayışındaki farklılıkların kurumlaşması sonucu ortaya çıkmış olan beşeri oluşumlardır. Hz. Muhammed’in sağlığında herhangi bir mezhep ya da tarikat mevcut değildir.


*Kerbela olayı, hiç kuşkusuz insanlık tarihinin şahit olduğu en talihsiz olaylardan birisidir. Ancak, bu olay olduğu zaman Türkler henüz Müslüman olmamışlardı. Hz. Hüseyin’i Kufe’ye çağıranlar, Kufeli Araplardır. Kerbela’da onu hunharca şehit edenler Kufeli Araplardır. Onun öldürülmesine seyirci kalanlar Kufeli Araplardır. Onun şehit edilmesinden dolayı pişmanlık duyarak Tevvabun hareketini gerçekleştirenler de Kufeli Araplardır. O zaman diliminde, henüz Şiilik de, Sünnilik de mevcut değildir. Hz. Hüseyin’i şehit edenler Sünni olmadığı gibi, Muaviye de, Yezit de Sünni değildir... Özde Arapların bir iç sorunu olan Kerbela olayının Araplardan çok, Arap olmayan Müslümanların gündemlerini asırlardır niçin bu kadar meşgul ettiği, doğrusu araştırılması gereken bir konudur.


*Türklerdeki Ehl-i Beyt sevgisi, sadece Alevilik-Bektaşiliğe özgü olmayıp, doğrudan Türklerin İslam’la tanışmaları ile ilgili olup, iliklerimize kadar işlemiş bir sevgidir.


*Alevilik, Şiilik olmadığı gibi, Şia’nın bir alt kolu da değildir. İran ve Azerbeycan, 16. Asırda bir Türk devleti olan Safeviler zamanında, zorla Şiileştirilmiştir.Safevi devletini kuranlar, çoğunlukla Anadolu’dan giden Türk boylarıdır; o zamanki ifadeyle Kızılbaş Türklerdir. O zamanlar bir övgü vesile olan Kızılbaşlık, Türk olmak ve Erdebil Tekkesi’ne bağlı olmak anlamına gelmektedir.. Safevi devletinin arkaplanında pir-i Türk veya Pir-i Türkmen diye anılan Şeyh Safiyyüddin tarafından kurulan Erdebil tekkesi yatar. Osmanlı’nın Doğu sınırı 1514 yılındaki Çaldıran Savaşı sonucunda belirlendiği için, Osmanlı topraklarındaki Türkler Kızılbaş olarak kalırken, Safevi devletinin sınırları içerisinde yaşayanlar önce Şiileştirilirler ve daha sonra da devlet çarkının dışına itilirler.


*Alevilik-Bektaşilik, Sünnilik karşıtlığı değildir. Alevilik-Bektaşiliği, bilmeden veya art niyetle Sünnilik karşıtlığı temeli üzerine oturtmaya çalışmak, hem tarihsel hakikatlerle, hem de Alevilik-Bektaşilik gerçeği ile örtüşmez. Böylesi bir yaklaşım biçimi, kendisini Müslüman hisseden bütün insanlara Müslüman olma imkanını sağlayan İslami kök değerler ortak paydasını kaybettirir. Belki de, Alevi-Bektaşiliğin özündeki İslami kök değerleri yadsımak arzusu, yeni Alevilik inşalarında bilinçli olarak Sünnilik karşıtlığını merkeze almaya çalışmaktadır. Durum böyle olunca, Sünnilikte var olan herhangi bir ögenin, Alevilikte olmaması gerektiği gibi sakat bir anlayış ortaya çıkar ki, kanaatimizce yapılmak istenen de bu olmalıdır.


*Alevilik-Bektaşilik, Türk Tarihi’nin ve Türk Kültürü’nün genel bütünlüğünden bağımsız değildir; yeni Alevilik-Bektaşilik inşa faaliyetlerinde en dikkat çekici yönlerden birisi, bu bütünlüğün bilinçli olarak görmezlikten gelinmeye çalışılmasıdır.


*Alevilik/Kızılbaşlık ve Bektaşilik aynı şey değildir. Alevilik konusunda yapılan araştırmalar, bugün kendilerini Alevi diye tanımlayan kimselerin önemli bir kısmının kendisini Bektaşi olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Bazı insanlar kendilerini Kızılbaş olarak nitelerler. Kızılbaşlık, kökü, Sünni iken zamanla Şii-Batinî bir hüviyete bürünen Erdebil Tekkesine dayanan, kendini tarikat formunda ifade eden; Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki iktidar mücadelesi sürecinde belirgin hale gelen bir farklılaşma biçimidir. Daha açık bir ifadeyle, Alevilik kavramı kullanılmaya başlamadan önce, şimdilerde kendilerini Alevi diye isimlendiren kimselerin geçmişte yer aldıkları ana sosyal gruplar, ya Kızılbaşlık, ya da Bektaşiliktir. “Alevilik- Bektaşilik”te, ana damarın Kızılbaşlık olduğu, “Alevilik-Bektaşilik” şeklindeki isimlendirmeden de açıkça anlaşılabilmektedir. “Alevilik-Bektaşilik” şeklindeki isimlendirme, biraz da şartların zorlaması ile birbirine benzeyen, ancak, birbirinin aynısı da olmayan iki farklı sosyolojik oluşumun birlikte mütalaa edilmesi arzusu doğrultusunda ortaya çıkmıştır. “Alevi olunmaz; Alevi doğulur” şeklindeki ifadeler, her Bektaşi’nin bugünkü adıyla Alevi, tarihteki ismiyle Kızılbaş olarak kabul edilemeyeceğini göstermektedir. Bütün bu gerçeklere rağmen, nasıl isimlendirirsek isimlendirelim, Kızılbaşlığın da, Bektaşiliğin de, gerek köken, gerekse tarihsel gelişim ve müntesiplerinin kimliği açısından birer Türk tarikatı olduğu her türlü tartışmanın ötesindedir. Şeyh Safiyyüddin’in adı etrafında şekillenen Erdebil Tekkesi de, Hacı Bektaş Veli kültüne dayanan Bektaşilik de, Müslüman Türklerin meydana getirdikleri, sufi oluşumlardır. Mevcut Aleviliğin kendini ifade biçimi de açıkça tarikat formundadır; kullanılan temel kavramların hemen tamamı tasavvufi içerik taşımaktadır. Cem, musahiplik, görgü ve düşkünlük erkanları; dört kapı kırk makam gibi kavramlar, sadece Bektaşilikte değil; pek çok Sünni bilinen tarikatta var olan kavramlardır. Mevleviler’in “sema”sı ile “semah” arasındaki benzerlik ilk bakışta göze çarpmaktadır. Ayrıca, Mevlevilikteki pek çok ögenin, biraz farklılaşarak da olsa, Bektaşilikte ve bugünkü kullanılan biçimi ile “Alevilik-Bektaşilik”te mevcut olduğu, Mevlevilikle Alevilik-Bektaşilik arasındaki ilişkinin ipuçlarını vermektedir. Aynı şekilde, Ahilik ile Alevilik-Bektaşilik arasında da ciddi benzerlikler ve paralellikler vardır. Alevilikteki “düşkün ilan etme”nin Ahilikteki adı “ocaktan atılma”dır. “Pabucunun dama atılması” deyimi de dikkat çekicidir.


Kısaca ifade etmek gerekirse, bir şemsiye kavram olarak “Alevilik”, “Alevilik-Bektaşilik”, “Anadolu Aleviliği” , gerek tarihsel arkaplan, gerek oluşum şekli (form), gerekse sosyo-kültürel farklılıkları belirlemek için kullanılan ana kavramlar yönünden bir “sufi oluşum” niteliği taşımaktadır. Tarikat adının kullanılmak istenmemesini, 1925 yılında Tekke ve Zaviyeler’in kapatıldığı, tarikat faaliyetlerin yasaklandığı gerçeğini hesaba katarak anlayışla karşılamak gerekmektedir. Bazı yörelerde tarikat niteliklerinin gittikçe kaybolmaya başlaması, Aleviliğin mezhep olması anlamına gelmemektedir. İşin gerçeği, Aleviliğin mezhep mi, tarikat mı, “yaşam biçimi” mi, kültür mü olduğu konusunda, Alevilerin kafası da fazlasıyla karışıktır.


Biraz dikkat edecek olursak, daha önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi, başımızı ağrıtan sorunların önemli bir kısmının, doğru ve sağlam bilgi eksikliğinden kaynaklanmış olduğunu hemen fark edebiliriz. Alevilik olgusu hakkındaki bilgi boşluğu, -Alevi olsun olmasın-, gerçekleri görebilen, aklı başında olan her insanın açıkça dile getirdiği bir husustur. Alevilik hakkında yüzlerce kitap neşredilmiş olmasına rağmen, bunların büyük çoğunluğunun bilimsel nitelikten yoksun olduğunu görebilmek için, kitapların sayfalarına şöyle bir göz atmak yeterlidir. Kitapların ve yazılıp çizilenlerin önemli bir kısmı, bilgi boşluğundan ve kaostan yararlanmak isteyen bazı kimselerin, kendi ideolojileri ve çıkarları doğrultusunda, yeni Alevilik inşaları peşinde koştuklarını düşündürmektedir. Konu hakkındaki bilimsel bilgi eksikliği, Alevilik-Bektaşiliğin bölgeden bölgeye farklılık arzetmesi, bilinçli yönlendirme çabaları, yeni inşa faaliyetlerini kolaylaştıran hususların başında gelmektedir.


Rahmetli Baki Öz, tarihsel hakikatler bir tarafa bırakılarak gerçekleştirilmek istenen yeni Alevilik inşa faaliyetlerini, bu doğrultuda konuşan, yazıp çizenlerin duruşlarını, Alevilik Nedir?  (İst. 1996) isimli kitabında detaylı olarak araştırmış ve ortaya koymuştur. Bu tür inşa faaliyetlerin üzerine oturtulduğu iddiaları kabaca üç ana grupta toplamak mümkündür. Birincisi, Alevilik-Bektaşilik, İslam dini ile ilgisinin olmadığı, güncel tartışılan şekliyle “Aleviliğin İslam dışı olduğu” şeklindeki iddialar. İkincisi, Aleviliğin aslının Şiilik olduğu şeklindeki iddialar. (Bu hususla ilgili ilginç bir kitap .Teoman Şahin tarafından kaleme alınmıştır. “Alevilere Söylenen Yalanlar-Bektaşilik Soruşturması 1,Ankara 1995). Üçüncüsü, Alevilikle Sünnilik arasında hiçbir bir fark olmadığı, her ikisinin de Hz. Ali’ye şeklindeki iddialar. Aslında sayısı oldukça fazla olan bu tür iddiaların bilimsel temellerinin olmadığı ortadadır. Biz, önemine binaen, sadece “Aleviliğin İslam dışı” olduğu şeklindeki iddiaların arkaplanına birazcık eğilmek istiyoruz.


“Aleviliğin İslam dışı” olduğu şeklindeki iddiaları ilk defa dile getirenlerin başta Hasluck olmak üzere bazı Batılı araştırıcılar olduğunu hemen belirtmekte fayda vardır. Daha sonra bu tür görüş beyan edenlerin sayısı artmaya başlamıştır.


Bazı araştırıcılar, açıkça, ”Aleviliğin başlı başına bir din” olduğunu şöyle ifade etmektedirler: ”Karşılaştırmalardan görüleceği üzere Alevilik, Müslümanlık değildir. Olması da mümkün değildir. Müslümanlığın bir mezhebi ya da kolu olsaydı, çoktan Müslümanlığın içerisinde eriyip gitmiş olacaktı. Alevilik, kendine has özellikleriyle, kendi başına bir inanç sistemidir. Başlı başına bir dindir”. (Şelva Dersim, Alevilik, Pir Dergisi, Yıl 1, Sayı 1 Aralık 1994, s.8). Bu görüş, Esat Korkmaz tarafından hazırlanan Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu’nca yayınlanmış olan “Alevilik Eğitim Ders Notları” isimli kitabın önsözünde açıkça “Anadolu Aleviliği felsefi bir dindir” şeklinde ifadesini bulmaktadır. (Esat Korkmak, Alevilik Eğitim Ders Notları, 1).


Bu tür marjinal çıkışlara en iyi cevap yine Alevi kesimin içinden gelmektedir. Cemal Şener’in şu ifadeleri oldukça önemli tespitleri içermektedir: “Şimdi Alevilik İslam’ın dışındadır diyenlerin aslında Aleviliğin inanç yönüyle hal ve alakaları yoktur. Alevi anne babadan doğmuş olabilirler ama Alevi değiller. Çünkü Aleviyim demek ‘Ben Allah’a, Muhammed’e ve Ali’ye inanıyorum. Kur’an-ı Kerim’in kutsal kitap olduğunu kabul ediyorum’ demektir. ‘Ben Aleviyim’ demenin müeyyidesi budur”. Şener’e göre bu tür iddiaların temelinde ya İslamiyet'in yanlış yorumları karşısında ‘İslamiyet buysa ben İslam değilim” gibi bir tepki yatmaktadır; ya da ‘Biz Aleviliği dinden ne kadar uzaklaştırırsak, dinsiz hale getirirsek o kadar sosyalistleştiririz’ şeklindeki arayışlar yer almaktadır. (Cemal Şener, “Tasavvufi Geleneği Alevilik Yeniden Üretemedi” (Söyleşi) 2023 Dergisi, 15 Aralık 2004, sayı 44, s 35). Bu konu ile  ilgili olarak Reha Çamuroğlu da şu tespitlerde bulunmaktadır: “Alevilik İslam dışıdır şeklindeki ifadelerin ciddiye alınacak bir tarafı yoktur. Onun için bu tartışmaya girmem. Alevilik İslam dışıdır, ya da Alevilik azınlıktır gibi yaklaşımların Düvel-i Muazzama nezdinde destek bulan mahfiller oluşturduğunu görüyoruz. Böyle bir açıklamanın Avrupa’daki çeşitli Alevi örgütlerinden çıkmış olması bir tesadüf değildir. Bakın geçmişte İngiliz ve Alman istihbarat teşkilatları Anadolu’da cirit atarken bir tez ortaya attılar: Kayıp Hristiyanlar. Kayıp Hristiyanlar olduğunu ve bunların da Aleviler olduğu şeklinde bir düşünce ileri sürdüler....Bu tezleri desteklemek için Alevi zümrelerin içinde de bol bol altın kullandılar...” (Reha Çamuroğlu, “Düvel-i Muazzama’nın Aleviliğe Özel İlgisi Devam Ediyor (Söyleşi), 2023 Dergisi, 15 Aralık 2004, sayı 44, s.9).


Bu benzeri tespitler, Alevilik konusundaki bilgi boşluğunun doğurduğu vehameti anlamak için yeterlidir. ”Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak isteyenlerin” ne kadar da çok olduğu düşünülmesi gerekli olan bir husustur. Henüz Alevilik olgusunun hangi zeminde tartışılacağı bile açıklık kazanmış değildir. Bilgi boşluğu, tahmin edildiğinden çok daha fazla, çok daha ileri seviyededir. Oysa doğru bilgi olmadan fikir üretmek, çözüm üretmek mümkün değildir.


Alevilik olgusu hakkında gerekli olan bilimsel bilgi, öncelikle Aleviliğin mevcut durumunun tespitine ve doğuş sürecinin aydınlatılmasına yönelik olmalıdır. Ayrıca, Alevilikle ilgili ana kavramların, Alevilik olgusunun tarihî seyrine paralel olarak kazandığı ve yitirdiği içerikler de dikkate alınarak, bilimsel yöntemlerle ve doğru olarak tespit edilmesine ihtiyaç vardır. Doğru bilgi, sağlıklı bir tartışma zemininde, yapıcı ve doğruyu arayan, iyi niyetli insanlar sayesinde, sorunların kalıcı bir biçimde çözümlenmesini sağlayabilir. Doğru, hoşumuza gitmese de, işimize gelmese de doğrudur. Doğruları gizleyerek, gerçeklerden kaçarak bir yere varmak imkansızdır. Alevilik, temelde inançla ilgili bir farklılaşmadan çok, sosyo-kültürel ve politik bir farklılaşmadır. Aleviliğin kendisini daha çok tarikat formunda ortaya koyması, farklılaşmanın niçin inançla ilgili olmadığını biraz izah etmektedir. Bir tarikatın içinde, farklı mezheplere mensup insanlar olabilir. Tasavvuf, çoğu zaman, mezhep farklılıklarını içinde eritebilen bir yapıya sahiptir.


Alevilik olgusunun bugünkü durumu ile ilgili, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan tarafından gerçekleştirilen, ”Alevi-Bektaşî Kimliği” isimli, ”sosyo-antropolojik” bir araştırmanın değerlendirme kısmında şu tespitlere yer verilmektedir: ”Alevisünni teolojisini temsil eden yetkililerin bir araya gelerek ilmî bir seminer veya toplantıda tartışmaları gerekmektedir. Çünkü, hemen her Alevi Ocakzadeleri; Allah, Kur’ân ve Peygamber üçlüsünde birleştiklerini bize kesinkes açıklamışlardır. Bu nedenle İslâm’ın özünde, Alevî-Sünnî açısından bir sapma düşünülemez. Her Alevi Allah’a, Peygamber’e ve Kur’ân’a bağlı oldukları hususunda kararlıdırlar... Bu üç unsur, Alevî-Sünnî bütünleşmesinde temel taşı teşkil edebilir”. ( O. Türkdoğan, Alevi-Bektaşi Kimliği, Timaş Yayınları, İst.1995, s.535; ayr. bk. Rıza Zelyut, Öz Kaynaklarına Göre Alevilik,s.20; .Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik,s.147 vd.; E.Ruhi Fığlalı, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik,277 vd.). Bu tespitlerin anlam ve önemini ortaya koyabilmek için, önce, bu araştırmanın nasıl yapıldığına bakmak gerekmektedir. Orhan Türkdoğan, 1993-1995 yılları arasında, Türkiye genelinde Alevî-Bektaşî nüfusun yoğun olduğu 15 il ve bu illere bağlı 45 ocak üzerinde, Antropoloji’nin en yeni yöntemlerini kullanarak bir saha araştırması yapmıştır. Esas olarak, kendilerini Alevî-Bektaşî diye tanıtan kimselerin Alevîliğe -Bektaşiliğe bakışları ortaya konulmak istenmiştir. İşte, yukarıdaki tespitler, bu araştırmanın sonucunda ortaya çıkmıştır. Orhan Türkdoğan ortaya koyduğu bulgular, önemli ölçüde daha sonra yapılan konu ile ilgili bazı araştırmacılar tarafından da doğrulanmıştır. (Bk. Fazlı Arabacı, Alevilik ve Sünniliğin Sosyolojik Boyutları, Samsun 2000; Harun Yıldız, Anadolu Aleviliği, Ank. 2004; Ramazan Uçar, “Alevi Bektaşi Geleneği Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma (Abdal Musa Tekkesi Örneği)”, basılmamış doktora tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2003). Bu tespitlerden yola çıkarak, kendilerinin Alevî-Bektaşî olduğunu söyleyen kimseler arasında, İslâm’ın özüyle bağdaşmayan birtakım görüşlerin, düşüncelerin olmadığını iddia etmek elbette mümkün değildir. Nitekim, araştırıcı da bunun farkındadır: ”Bu gelenekli Aleviliğin iç yapısında; tarihî gerçeklere uymayan, İslâmî kültür kodlarıyla anlaşamayan bir takım bâtıl görüşler ve hurafeler de vardır”. (Türkdoğan, aynı eser, 535). Bu tespitin, sadece Alevilik için değil, Sünnî anlayış biçimi için de geçerli olduğunu söylemek için fazla delile ihtiyaç yoktur. Din geleneklerle bütünleşip, gelenek din gibi algılanmaya başlanınca, hurafe ve batıl inançların yeşermesi için uygun bir zemin ortaya çıkmaktadır. Bu durumda, Alevî, Sünnî, Şiî, Haricî olmak fazla bir şey değiştirmemektedir. İşin ilginç yanı, Kur’ân, ”Ataların dini zihniyeti” adı altında, atadan, dededen kalma anlayış biçimlerinin, genel anlamda “geleneğin” dinleştirilmesini şiddetle eleştirmektedir. Müslümanlar, Kur’ân’ın açık uyarılarına rağmen, bugün Kur’ân’ın bu sert eleştirisinin muhatabı durumundadırlar.


Alevî olduğunu söyleyen insanlarımız, açıkça Allah’a, Hz. Muhammed’in Peygamberliğine ve Kur’ân’a inandıklarını söylemektedirler. Bu, Alevilik olgusunun tartışılacağı zemin açısından oldukça önemlidir. Kendisini İslâm’ın dışında gören, açıkça Müslüman olmadığını söyleyen bireyler, elbette olacaktır. Hatta, bunların Alevî ya da Sünnî olmaları da gerekmez. Ancak, Aleviliği İslâm dışı görmek, ya da göstermeye çalışmak, hem mevcut realite ile bağdaşmaz; hem de, akla ve bilimsel anlayışa uygun değildir. Aleviliğin mevcut durumu ile ilgili tespitler, bu sonucu doğurmaktadır. (Krş. İlyas Üzüm, Günümüz Aleviliği, 67 vd.). Ne var ki, Türkiye’nin toplumsal barışı sağlamasından, birlik-beraberlik içinde yeni uygarlıklara kanat açmasından rahatsız olan, çıkarlarını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bulunan bazı bireyler, birtakım kurum ve kuruluşlar, konunun kanayan bir yara olarak kalmasından medet ummaktadırlar.


Değişim süreci, kendilerini Alevi olarak gören insanlarımızı, İslâm dini konusunda netleşmeye doğru çekmektedir. İşin gerçeği, geniş bir yelpazede ortaya çıkan spekülasyonları önleyebilmenin başka yolu da yoktur. Kötü niyetli insanlara meydan vermemek için, öncelikle o insanlara malzeme sağlayan kapıların kapatılması gerekmektedir. İçinde bulunduğumuz koşullar, bizlere, İslâm’ı anlama ve iyi Müslüman olabilme hususunda, yeni fırsatlar hazırlamıştır. Her insanın, doğrudan Kur’ân’dan hareketle kendi din anlayışını kurma imkanı vardır. Müslümanların geçmişte İslâm’ı anlayış biçimlerinden hiçbirisinin İslâm dini ile özdeşleştirilmesi mümkün değildir. İletişim imkanları, bizlere, hem geçmişi iyi anlama imkanı sağlamakta, hem de gelecek için sağlıklı arayışları mümkün kılmaktadır. Bizden önceki nesillerin bilgi birikiminden, tecrübesinden yararlanmanın yollarını bulabilirsek, onların düştükleri hatalara düşmeyiz; onların yanlışlarını tekrarlamaktan kurtulmuş oluruz. Bunun için de, adı ne olursa olsun, dini anlayış biçimlerinin insan ürünü olduğunu unutmamak gerekmektedir.


İnsanlığın, büyük ölçüde bilgi akışındaki yoğunluğa ve hıza bağlı olarak içine sürüklendiği küreselleşme, bir yandan demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi evrensel değerleri önplana çıkartırken, diğer taraftan da alt kültür gruplarını uyararak, yerel değerleri tetiklemektedir. Buna bağlı olarak Alevilik-Bektaşilik konusunda da, daha önceleri dikkat çekmeyen yeni sorunlar ortaya çıkmış bulunmaktadır. Avrupa Birliği ile ilgili tartışmalar, bir Avrupa İslam’ı tartışmasını başlatmıştır. Aynı zamanda, “azınlık” kavramı da, Lozan’da çizilen çerçeve zorlanarak yeniden tanımlanmak istenmekte, Alevilik-Bektaşilik bu bağlamda ele alınmaya çalışılmaktadır. Bu doğrultuda, özellikle Almanya’da yaşayan Alevi-Bektaşi gruplar arasında Alevilik-Bektaşilik’ten yeni bir “din” gibi söz edilmeye başlanması dikkat çekicidir.


Özellikle Almanya eksenli tartışmalarda, Alevi-Bektaşi çocuklara Alevi-Bektaşilik doğrultusunda din dersleri verilmesi gerektiği şeklindeki iddiaların birden bire yaygınlaştığını görmekteyiz. İşin ilginç yanı, hem Türkiye’de, hem de Almanya ve Fransa’da, Alevi-Bektaşi Din Kültürü Ahlak Bilgisi kitapları hazırlanmıştır.

 

Yorumlar


Hiç Yorum Yapılmamış. İlk yorumu siz yapın...