Web Tasarım Ankara

 IRAK TÜRKMENLERİ

Giriş:

Bu sütûnlarda belki birkaç gün sürecek çeşitli yönlerden “Irak Türkmenleri” bilgileri vereceğiz. ”Hâfıza-i beşer nisyan ile mâlüldür” gibi çok doğru bir darb-ı meselimiz vardır. Yani insan hafızası her zaman bazı şeyleri çabuk unutmaktadır. Gerçekten, özellikle Saddam sonrası Irak’ında çok şeyleri çabucak ve kolayca unuttuk. Bizim gençliğimizde, Türkiye matbuatında hemen hemen her gün Irak’ın “Türkmen” yapısı ile ilgili haber ve yorumları görür, yüzyıldan beri çok konuştuğumuz şu “Misak-ı Milli” dışında kalan bura insanlarımızı sosyal, edebi, iktisadi, demografik ve daha birçok yönleri ile ortaya koyan çok mükemmel birkaç çalışma ile tanışırdık. Ortadoğu’da evvelden beri doğru veya yanlış, Avrupa politikalarının yerini, 1960’lardan sonra  ABD politikaları alınca, birden bire bu ülkenin geçmişinde hiç de faal rol oynamamış olan  “Kürt Politikaları” öne geçmiş, Arap Milliyetçiliği döneminden önce hâkim ve politika üreticisi olan Türkmen siyaseti, evvela ikinci şimdi de üçüncü duruma düşmüştür. Batılıların İkinci Meşrutiyet sonrası Arap politikaları bu coğrafyada huzuru sağlamaya yetmemiştir. ”Cetvel Hudut” tespitleri de bu sebeple yapılmıştır. ABD ise Haşimilerden uzaklaşarak sırf petrol saiki ile Suudilere yönelince, son 50 yılda bölgeyi din ve mezheplere göre dizayn etmeye başlamıştır. İşte bugünkü sıkıntının  üstü örtülü gerçek sebebi de budur. 

 

Tarihçe:

Ortadoğu’da erken dönem Türklük, Türklerin Müslüman oluşlarından itibaren görünür şekle geldiğinden bu yana, ilk yerleşen Oğuzlara Müslüman-Türk anlamında, özellikle Araplar ve Farslar tarafından “Türkmen” denildiğini iyice biliyoruz. Ancak daha evvel de medenî unsurların yerleşik olduğu bu bölge ve “Irak-ı Arab” denilen Bağdat ve kutsal yerler, yerleşik mekânlar olduğundan göçebeliği kaybeden Türkmenler Türk, batı ve kuzeye giden, uzun zaman göçebelikte ısrar edenler de “Türkmen” diye vasıflandırılmaya devem edilmiştir. Gerçekten Irak’ın Türkmen bölgesi, bu coğrafyaya bitişik olan bölgelerde aynı Kürtler örneğinde olduğu gibi “Devlet” hâkimiyetine ısınamadıkları halde daha Selçukiler devrinden itibaren Irak Türkleri,  “Köy-Bucak-Kaza-Vilâyet-Eyâlet” gibi modern bir devlet unsuru olmayı başarmışlardır. Bu sebeple Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da göçebelik ayrı bir sosyal yapıda devam etmiş, Halep çizgisi üstüne kadar ”Aşiret-Oba-Boy” geleneği sürmüştür. Bu sebeple 8. asırda buradan batıya geçen ve Suriye ile Filistin’de devlet olan Tolunoğulları ile İhşidleri de unutmamak şarttır. Çünkü bunlar tamamen Fergana menşeli, birçok zamanda Oğuz diye de adlandırılan “Karluk” Türkleri idi. Arapların ve Bizanslıların İslâm’dan evvel komşu olarak tanıdıkları ve Sasaniler ile arada tampon gördükleri Türk varlığının, bu coğrafyada daha kadim bir vaziyet arz ettiğini bilmeliyiz. Göktürk İlteriş Kağan’ın Bizans ile münasebetlerine ve Sasaniler ile birçok zaman medeni ilişkiler kurmalarına bakılırsa İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’in de  Türklerle tanışıklığı izaha kavuşturulmuş olur.

 

Belki Türkmenlikten Türklüğe geçiş dönemi, tarihlerimizin yazdığı Abbasiler dönemi ile ilgilidir. 9.asır başlarından itibaren Halife Harun Reşid’in oğulları Memun ve Mutasım’ın Halifeliğinde, İslâm Ordusu’nda 30-50 bin Türk asıllı asker olduğu, asrın sonlarına doğru Türkistan’dan gelen insan selini zabtetmek mümkün olmayınca Bağdad-Samarra şehrinin kurulduğunu görüyoruz. ”Mutezile” ve “Şiilik” gibi mezheplerin bu zamanda, Memun devrinde yayıldığı bilinirse de, anası Türk asıllı bir hanım olan Mutasım devrinde Türkler, Abbasi Ordusu’na iyice hâkim olmuşlardır. Afşın, Aşnas, Büyük ve Küçük Boğa  gibi muktedir kumandanlar ile Hakan ve oğlu Yahya gibi ilk Türkmen devlet adamları zamanında bugünkü Irak Türkmen coğrafyası teşekkül etmiştir. Hatta rivayete göre Türkmenlerin kanı bozulmasın ve nesli değişmesin diye Halifeler, tahsis ettikleri bütçelerle Türk Anavatanından Türkmen kızları getirterek Türk kumandanlarla evlendirmişlerdir. 11.asır başında Geylanlı Büvehoğulları’nın Hilafet üzerinde tazyikleri artınca, imdada Selçuklu Tuğrul Bey yetişmiş, 1055’te Sünnî Hilafet’in ilk ayrılıkçılarının kökü kazınarak Abbasi İslâm Devleti’nin siyasi varlığı tamamen teslim alınmıştır. İşte Irak Türkmen coğrafyası, bu tarihte kalıcı olarak hudutlarını çizmiş ve bu varlık, 1918’e kadar aralıksız olarak devam etmiştir.

 

Selçukiler, Abbasi Irak’ını tamamen Türk valiler marifetiyle idare etmişlerdir. Körboğa, Sungurca, Türkmen Musa, Çavlı; Irak’ta; Aksungur ise müstakilen Musul’da Selçuki valiliğini yapmışlardır. Aksungur’un oğlu Zengi ise bilâhare Musul Atabey’i tayin edilmiş ve bu aile, İslâm adına Haçlı Savaşları’nda çok büyük yararlıklar göstermişlerdir. İslâmi devir “Arap” tarihçisi İbni Haldun’un Arap, fanatik Kürtlerin “Kürt” dediği,  Mısır-Suriye Eyyubiler Devleti’nin kurucusu olan Selahiddin Eyyubi de işte bu Zengi Türkmen âilesinin tam bir Türk olarak yetiştirdiği kumandan ve devlet adamıdır. En iyi askerin Türk askeri olduğunu söyleyen Selahiddin’in, Eyyubiler Devleti zamanında Irak Türk coğrafyası, yani Musul, Erbil, Şehrizor ve Kerkük, Bağtekinler ve Muzaferiddin Gökbörü adlı Türkmen Atabeyler tarafından idare edilmiştir. Yani günümüzde sanıldığı gibi burada hiçbir şekilde Türklerin dışında bir hakimiyet söz konusu olmamış, 13.asır ortalarına kadar Atabeylik sürmüşse de,  Türk Moğollarının İran hakimiyeti yıllarında, bölge daha evvel batı ve kuzeye giden göçebe Karakoyunlular’ın hâkimiyetine girmiştir. Bunlara Erbil Atabeyleri de denilmektedir. Türkmen Şiası’na meyilli olduklarını bildiğimiz Karakoyunlular, Bayram Hoca zamanında özellikle Musul ve Kerkük’ü kışlık yurt olarak tutmuşlar, yazları da Erzurum ve Aladağ’a gitmişlerdir. 14.asır sonunda Irak Türkmen coğrafyası, Akkoyunlular’a ardından da Safeviler’e geçmiş, Çaldıran’ı takiben Kanuni ve sonrasında ise Türkiye’ye dâhil olmuştur. Kanuni ve 4.Murat zamanında Rumeli-Afyon-Urfa-Diyarbakır-Tokat’tan çok sayıda tımarlının bölgeye nakledildiği de bilinmektedir. İşte bugünkü Musul ve Kerkük Türkmenleri de dediğimiz  Irak Türkleri, bunların bakiyeleridir ve buradaki Türk siyasi hakimiyeti Mondros’a kadar devam etmiştir .

Türkmen Tutsaklığı:

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun itilâf kuvvetlerine karşı en büyük cephelerinden biri, hatta en önemlisi Irak Cephesi’dir. Çünkü Ruslar Kafkas, İngiliz ve Fransızlar Suriye-Filistin-Hicaz ve Çanakkale’den bütün güçleri ile zorlu saldırılara başladıklarında o zaman, dünyanın en büyük silâhlı gücü olan İngilizler, daha 1915 başından itibaren Irak Cephesi’ne yüklenmişlerdir. Irak Türkmenleri’nin desteği ile 6.Osmanlı Ordusu, Halil (Kut), Ali İhsan ve Nureddin Paşalar komutasında söz konusu dünyanın en büyük ordularını durdurdukları gibi, içlerinde General Towsend’in de bulunduğu 5 general ile yüzlerce zabitan ve binlerce er esir esir edilerek, tarihe Kut-El-Amara Meydan Muharebesi diye geçen savunma savaşını 26 Nisan 1915’de kesin olarak kazanmışlardır. Aynı yıl 18 Mart’ında ise dünyanın en büyük gücüne “Çanakkale Geçilmez” dedirtilmiştir.

Fakat ne yazık ki, sayı ve silâh olarak daha donanımlı olan İngiliz birlikleri,  saldırılarını bir yıl kadar sonra daha şiddetli olarak tekrarlamışlar ve ancak Bağdat’ı ele geçirebilmişlerdir. Kesinlikle İngiliz kuvvetleri savaşın sonuna kadar bu cephede ilerleyemeyince Filistin Cephesi’ne yönelmişler ve ancak bundan sonra 1918 yılı baharında Irak Türkmenliği’nin merkezi olan Kerkük’e sahip olmuşlardır. 6.Ordu Komutanımız Ali İhsan (Sabis) ve Kolordu Komutanı Selâhittin Adil komutasındaki Türk Ordusu 24 Mayıs 1918’de Kerkük’ü yeniden almış ve uçak destekli İngiliz kuvvetleri Bağdat Vilâyeti hududu olan Cebel-Hamrin Dağları’nın ötesine kadar kovalanmıştır.

 

30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ortamında ordularımıza bulundukları yerde durma emri verildiği için ne yazık ki Ekim sonunda Kerkük şehri, İngilizler tarafından yeniden ve savaşsız teslim alınmıştır. Bu sırada ordularımız Gazi’nin “Nutuk”ta geniş olarak açıkladığı gibi, ağırlıkları ile birlikte ve tam bir savaş nizamı içinde Musul’a çekilmiştir. Mütareke’nin imzalanmasından sonra 7.maddeye dayanılarak ancak 9 Kasım 1918’de İngilizler Irak’ın tamamını işgal ederek 1000 yıldan beri bu coğrafyada hür yaşayan Irak Türkmenleri tutsak durumuna düşürülmüştür. Ve böylece müstemleke hayatı başlamıştır. Bundan sonra Irak Türkmenlerinin kaderi kalleş batının insafına bırakılmış ve tam bir alavere-dalavere dönemine girilerek kazanılan savaş her bakımdan güçsüz olan devletimizin gözleri önünde, haklarımız hile ve desiselerle masada kaybedilmiştir.

 

İşin ilginç tarafı, Irak’ta Türkmeneli diye adlandırılan Musul-Kerkük ile Suriye’de Halep-Hatay, siyasi hayatımızda 1908 Meşrutiyeti’nden sonra gündeme gelen ve sık konuşulan Misak-ı Milli hudutları içinde kalmasına rağmen, buralar Arap Milliyetçiliğinden sonra, şimdi de yeniden hortlatılan Sevr’e kurban edilerek Kürt Milliyetçiliği’ne teslim edilmiştir. Mustafa Kemal, hayatında ancak Hatay’ı kurtarabilmiş, diğer bölgeler tarih, kültür, siyaset, nüfus, hâkimiyet gibi siyasi hayatın vazgeçilmez parçalarına katiyetle riayet edilmemiş, zaman içinde Türkmenlerin birçoğu katledilerek, bir kısmı da Arap veya Kürtleştirilerek günümüze taşınmıştır.

 

23 Temmuz-7 Ağustos 1919 Erzurum ve 4 Eylül-11 Eylül 1919 Sivas kongrelerinde Musul Vilâyeti’nin Türkiye hudutları içinde olduğu ilân edilmesine rağmen, görüşmeler sonucu meselenin çözümü Lozan’a bırakılmıştır. Ne yazık ki bugünkü Türkiye’nin tapusu olan Lozan’a, Musul Meselesi (Musul-Kerkük-Erbil-Süleymaniye) dahil edilememiş, iş Milletler Cemiyeti’ne havale edilmiş ve 16 Aralık 1925’te yapılan oylama sonucu Türkmeneli Irak’a bırakılmıştır.

 

Musul Meselesinde İngilizler, Türkiye’ye karşı Arap kartından sonra “Kürt kartını” açmışlardır. Daha savaş ortamında başlayan Molla Selim-Şeyh Şehabettin isyanları, Milli Mücadele’nin ilk günlerinde dini temayülleri de içine alarak Simko, Koçgiri, Nesturi, Beytüşşebap olarak devam etmiş ve sonunda Türk haklılığına kılıç sallayan Şeyh Said, Nehri, Reşkotan, Sason gibi başkaldırılar, tamamen İngiliz himayesinde ve Musul meselesine endeksli olarak kışkırtılmıştır. Bir devam olarak,  bugünkü iktidarın muhataplarından özür dilediği ve 1937’ye kadar süren Ağrı, Hazro, koçuşağı, Bicar, resul, Tendürek, Savur, Zeylan, Hakkâri, Pülümür, Barzani, Buban, Dersim gibi devlet ve Cumhuriyet aleyhtarı ayrılıkçı hareketler, kesinlikle öncekilerin devamıdır. Şimdi “Darbe” ve “Paralel yapı” ile yatıp kalkanlar, acaba o günleri yaşamış olsalardı yapacakları cidden merak konusudur.

Musul’un terkinden sonra gerek İngiliz ve gerekse 1932’de başlayan Arap Krallığı döneminde Türkmeneli’nde Türkmenlerin tam bir cehennem hayatı yaşadıklarını görüyoruz. Şartlar ne olursa olsun, İngilizlerin bütün kışkırtma ve çabalarına rağmen, Irak’ın kuzeyinde yaşayan Türkmen-Kürt-Arap unsurlar o günün şartları içinde daima Türkiye’ye iltihakı beklemişlerdir. Süleymaniye’nin sarp dağlarında Kürtler, Kerkük’te Türkmenler, hiçbir şekilde İngiliz idaresi ile barışmamışlardır.

 

İngilizler 1924’de Kerkük’te 100 Türkmen’in şehit edildiği korkunç bir katliam yapmış, 1926’da sürgün-hapis gibi zecri tedbirlerle, Hayrullah Efendi, Mehmet Rasih, Yakubizade Cemal, Esat Ketene, Nazım Neftçi, Hüseyin Neftçi, Ömer Ağa  Tercil, Ahmet Medenî, Hüseyin Fehmi Saiihi, Sadul lah Müftü, Reşit Akif Hürmüzlü, Nazım Refik, Namık Müftü, Şair Mehmet Sadık, Hıdır Lütfü, Molla Rıza Vaiz,  Tevfik Ağa Gedik, Sidik Arslan, Molla Sıddık Terzi Başı, Molla Sabir (Hafız Mehmet Oğlu), Tahir Osman,  Ali Tevfik Koçak, Said Besim Demirci, Mehmet Hamâsî, Hacı Hasan Avcı, izzet Paşa Sarıkâhya, Hacı Arif Çelebi, Rıza Efendi Tisinli, Kudret Ketene, Hacı Emin Kara geliyordu. Bunlardan, Nazım Neftçi, Şair Rasih ve  Esat Ketene gibi Türkmen liderlerin Türkiye’ye kaçmasına sebep olmuşlardır. İşte bu tarih ve olaydan sonra İngilizler Irak’ta Kürt kartını faal oynamaya ve hiç yokken toplumlararasında geçimsizlik yaratarak bugünkü “Kürt Meselesi”nin temelini atmışlardır. Kuzey Irak’ta çoğunlukta bulunan  Türkmenler İngilizler  tarafından tedricen eritilerek sindirilmeye, Kürtler ise özellikle Araplara karşı  teşkilatlandırılarak kendilerine azıklık şuuru verilmeye başlanmıştır. Araplara karşı ilk Kürt ayaklanmasını Nuri Said başlatmıştır. O zamana kadar Osmanlı Ordusu’nda bulunan Kürt asıllı komutanlar da, İngilizler tarafından yüksek komuta kademelerine getirilmişlerdir. Kürt şeyhlerinin çocukları, askeri okullara alınarak kısa sürede subay olmaları sağlanmış, hemen orduya dâhil edilmiş, Irak kabinelerinin en mühim bakanlıkları bunlara verilmiştir. Cemal Baban, Cemil Baban, Ahmet Muhtar Baban ilk İngiliz yetiştirmeleridir. Bu zamanda, Kürt olmak imtiyaz sahibi olmak anlamına gelmiştir ve Erbil’de bir kısım Türkmen

aileler de,  kendilerini Kürt göstererek bu ayrıcalıklardan faydalanmışlardır. Irak Türkmenleri’nin  talihsiz çocukları ise, katliâmlar, hapisler, ezâ ve cefâlarla inim inim inletilmiştir.. On lara her türlü ikbal kapıları kapanmış, Üstelik bu  Kürtleştirme politikası karşısında, bir kısım Türk bölgelerinde resmî dil de Kürtçe olmuştur.

Krallık Devrinde Türkmenler:

Osmanlı’nın yıllarca Boğaz’a nazır konaklarda barındırdığı ve İstanbul 1852 doğumlu olan, güya peygamber sülâlesinden Hicaz Vâlisi Şerif Hüseyin, İngilizler tarafından kendi devletine ve velinimetine karşı isyan ettirildikten sonra sahiplenmeye çalıştığı Hicaz’ı, bu sefer kendini kullananların Selefi-Vahabi çizgideki Suudileri desteklemesiyle sahte “Halifelik”i ile birlikte krallığı da kaptırınca, canını oğlu Ürdün Kralı Abdullah’ın yanına atmış ve buradan da 1931’de cehenneme yolcu edilmiştir. Bu hainin diğer oğlu Faysal,  Irak’ta İngilizlerin manda idaresinin göstermelik kralı idi. Babası ile birlikte Arap Milliyetçiliğinin kurucusu olan bu zat, daha 1924’lerde Fransızlar tarafından Suriye’den kovulmuştu.

 

İngilizler, güya Irak’ta 1932 yılında “Manda” idaresine son verdiler. Faysal ve Arap asıllı sanılmasına rağmen gerçekte Türk asıllı olan Osmanlı Paşa’sı Nuri Said, birbirine ve İngilizlere çok bağlıydılar. 1930’da başlayan 1958 yılında ölümüne kadar Irak Krallığı’nın muhtelif tarihlerde 8 defa Başbakanlığını yapan Nuri Said, savaştan beri Haşimi Hanedanı’nın vazgeçilmez taraftarı idi. Bu ikili, Krallığın daha ilk günlerinde Türkmenlere nefes bile aldırmadılar. Irak Krallığı döneminde Faysal’ın biri gitmiş diğeri gelmiş ama kesinlikle Türkmenlerin kaderi değişmemiştir. Ermeniler ve Kürtler kendi okullarında ve kendi dilleri ile eğitim görürken Türkmenlere Türkçe konuşmak bile yasaklanmıştır. Türkmen asıllılar hiçbir devlet görevine getirilmiyor, askeri okullara kabul edilmiyor, edilse bile “Astsubay” seviyesinde kalıyorlardı. Türkmenlerin yaşadıkları bölgelere Kürt idareciler, belediyelere Kürt başkanlar tayin ediliyor, petrol şirketlerine, Ermeni, Asurî, Kürtler yerleştiriliyor, Türkler buralarda işçi bile olamıyorlardı. Parayla tutulmuş birçok yazar, Kürt tarihi ve Kürt edebiyatı gibi sözde eserler ortaya koyarken, birçok Kürt gençleri de Londra'ya gönderilip orada kendilerine Türk düşmanlığı aşılanıyor, döndüklerinde Türklerin başına idareci olarak görevlendiriliyorlardı. Böylece yabancı ve hâkim güçleri cezbeden Kerkük petrolleri kelimenin tam anlamıyla bir felâket vesilesi oluyordu.

 

Irak’ın Arap Milliyetçisi ve İngiliz himayesindeki örtülü Kürt Milliyetçiliği, ağır ve dayanılmaz ölçülerdeki baskı ve sindirmeler ile Türkmenliği yok edeceklerini düşünmelerine rağmen Türkmenler ve onlarla her bakımdan kaynaşmış, “Osmanlı” olmuş bilhassa Musul Araplarının Türkiye’ye karşı sevgi ve bağlılıkları bir türlü azalmıyordu. 1937 yılında “Sâdâbâd Paktı ”dolayısıyla  Irak’a giden Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ve Türkiye heyeti,  özellikle Kerkük bölgesinde  coşkun tezahüratla karşılanmış, bu aşırı ilgiden ürken İngiliz destekli Kraliyet Hükümeti, bundan sonra Türkiye devlet görevlilerinin buralara ziyaretini ve Türk gazetelerinin Irak’a girişini yasaklamıştır.

 

8 Temmuz 1937’de İngiltere’nin teşvik ve organizesi ile Türkiye-İran-Afganistan-Irak arasında “Sâadabâd Paktı” adı verilen 5 yıl süreli bir güvenlik işbirliği anlaşması imzalandı. Fakat 1937’de Irak’ta Krallık döneminin ilk ihtilali oldu. İngilizlerin kucağında büyüyen Kürt hareketinin ilk meyvesi olarak yine bir Osmanlı subayı olan Kürt asıllı Bekir Sıtgı idareye el koydu. Komünist eğilimli ve kendini ilk günlerde mutedil Arap Milliyetçisi olarak tanıtan Sıtgı’nın Başbakanı Hikmet Süleyman Türkmen’di. İkinci Dünya Savaşı’nda Irak İngiltere’nin yanında Almanya’ya savaş ilân etti ise de, bu arada iç karışıklıklar ve ordudaki huzursuzluklar sürdü ve üst-üste birkaç askeri ihtilal daha oldu. Fakat hiçbir şekilde Türkmenler üzerindeki baskı ve yıldırmalar, hatta sürgünler durmadı. 1941 ve 1946 yıllarında birçok aydın canından bezerek veya kaçak duruma düşerek Türkiye’ye iltica ettiler.

 

Bağdat Paktı Zamanı:

1943’de “Saadabad Paktı” 5 yıl süre ile yenilendi; lakin bu süre sonuna doğru etkisi azalarak, yeni bir organize olarak bu sefer Amerika himayesi ve denetiminde, 1955 yılında Türkiye-İran-Irak-Birleşik Krallık-Pakistan arasında Bağdat Paktı imzalandı. Daha sonra “Cento” diye adlandırılan bu örgüt  “Nato” gibi bir soğuk savaş dönemi organizesiydi. Öncekinden farklı olarak bu sefer patron İngiltere değil ABD idi.

Türkiye başta Irak olmak üzere, diğer Müslüman ve kardeş ülkelerle bu birlikteliği çok ciddiye almıştır.

 

Başta hain ve namussuz Osmanlı Paşası ve Irak Başbakanı Nuri Said olmak üzere Irak idarecileri Türkiye’ye davet edilmiş, İstanbul’un en mutena ve tarihî sarayları ağırlanmalarına tahsis edilmiş, Türk Üniversiteleri Iraklı öğrencilere  sonuna kadar kapılarını açmıştır. Bütün bunlar Irak’ta Türkiye ve Türklük hasreti ile yaşayan bir milyondan fazla Türkmen’in hatırına yapılıyor ve üzerlerindeki baskının bir nebze olsun hafifletilmesi amaçlanıyordu. Bütün olumsuzluklara ve Türk düşmanlıklarına karşılık “Kürt” bakan ve idarecilere de oldukça müşfik davranılıyordu. Irak-Ürdün Federasyonu’nun Başbakanı Nuri Said, Irak Başbakanı ise Osmanlı Kürdü Ahmed Muhtar Baban, İçişleri Bakanı ise  İngiliz yetiştirmesi Kürtçü Said Kazzaz idi.

 

Ne yazık ki, Türkmenlerin hatırı için Irak Hükümeti mensuplarına yapılan fevkalade muamelelerin hiçbir faydası olmuyordu. Hükümet Kürt asıllı Reşid Necip adlı bir Türk düşmanını, Türkmen Kerkük’e Vali tayin etmiş, bu zat da ilk olarak Türkmen asıllı Belediye Başkanı’nı görevden alarak yerine Fazıl Talabani adlı bir Kürdü getirmiştir. Dolayısıyla Türkmen Kerkük’ün hem Valisi ve hem de Belediye Başkanı Amerikalıların gözetiminde Kürtleştirilmiştir. İşte Kürtlerin şımartılma devri bu zamanda başlamıştır. Kerkük’ün tarihî Türkmen kütüphaneleri Kürt eser ve broşürlerle doldurularak Türkmenlerin Kürtleşmesine çalışılmıştır

 

Tarafsızlık umularak Türkiye’nin de tasvip ve destekleri ile Irak’a müdahil olan Amerikalılar İngilizlerden de beter çıkmışlar ve adeta İngilizlerin Türk düşmanlığını katlamışlardır. Sanki Irak'ın kuzeyinde bir milyon Türk

 

değil de sadece Kürtler yaşıyormuş gibi, onlara taviz verilmiş güya komünist olmaları engellemek istenmiştir. Hâlbuki yeni nesil Kürtlerin ve fanatik Kürtçülerin tamamı Rus yanlısı ve Marksist’ti. Dolayısıyla ufuktaki 14 Temmuz 1958 kanlı ihtilali, bu gerçeği ziyadesiyle ortaya koymuş,  Kürtlerin kime hizmet ettikleri açıkça ortaya çıkmıştır. Böylece «Bağdat Paktı» ve Nuri Said iktidarı politikalarının Türkiye ve Türkmenlere neye mal olduğunu, Arap dünyasının Türklere olan kin ve nefretini nasıl artırdığını ortaya çıkarmıştır.

Abdülkerim Kasımİhtiâli:

Irak’ta, hiç de ABD’nin istediği antikomünist idare kurulamadığı gibi,  günden güne bu ülke Rusya yanlısı bir Marksist yönetime doğru gidiyordu. Komünizme karşı samimi Müslüman olan ve hâlâ kendini Osmanlı diye nitelendiren bir miktar Sünni Araplarla Türkmenlerin dışında kimse kalmamıştı. Kürtler ve Şii Araplar tamamen komünizan duygulara sahipti. 40 yıldan beri İngilizlerin ısrarlı çalışmaları ve eğitim politikaları sebebiyle ovaya inen birçok Kürt, “Âlim” olup çıkmışılardı. Aşağı yukarı bilhassa Türkmeneli’nde hemen hemen bütün devlet kadroları Kürtlerden meydana geliyordu. Ordu içerisinde de Kürtçü-Militarist hareketler artmış Amerikalıların inadına komünizm devlet kapılarını sallamaya başlamıştı.


İşte böyle bir ortamda, 14 Temmuz 1958’de daha ilk günlerde çok kanlı başlayan bir askeri ihtilâl olmuştu. İhtilâlin lideri Albay Abdülkerim Kasım, Irak’ta “Uffeyli” diye adlandırılan Arap-Kürt karşımı bir soydan geliyor; tamamen Kürtler ve Komünistlere dayanıyordu. Zaten “Türkmen” diye bir ulus tanımıyordu. Nitekim oluşturulan geçici anayasada da Irak Devleti’nin asli unsuru olarak Araplar ve Kürtler gösteriliyor, “Türkmenler” azınlık olarak nitelendiriliyordu.  Albay Kasım, çok geçmeden İhtilâlin milliyetçi Arap subaylarından ve daha sonra Irak Cumhurbaşkanı olan Abdüsselam Arif ve yandaşlarını tasfiye ederek,  “Mehdavi” adlı hem hayvan hem de insan kasabı olan bir kişinin başkanlığında teşkil edilen Halk Mahkemesi’nde yargılatarak ileride kendisini ipe gönderen bu şahıstan korktuğu için sadece tasfiye ile yetindi. Böylece tek adam haline gelince Devlet’i tamamen Kürtler ve komünistlere teslim etti.


Bağdatlı, muhtemelen Arap olan Mehdavi’nin âilesi kasapmış. Bu kişi ile ilgili tam palyaçoya lâyık görülen hikâyeler anlatılır. İhtilâlden evvel Ordu’nun kömürünü çalıp evine götürdüğü için mahkûm edilmişti, ancak bu halden kendisini Albay Kasım kurtardığı için ona çok bağlıydı. Mahkemeleri Lenin ve Marks’a methiyelerle açar, bir müddet Türkiye ve Osmanlı’ya küfrettikten sonra Halk Mahkemesi Savcısı Kürt Macit Emin’in okuduğu kasideler eşliğinde, güya rejim düşmanları, yani Komünist olmayanlar huzura getirilirmiş. Tabii olarak en kalabalık sanıklar hiç komünisti olmayan Türkmenlerdi. Mehdavi, huzura getirilenlere önce gelir durumunu sorar ve bunları soyduktan sonra yine en ağır cezayı verir, bu işi de “İlericilik-Sosyalizm” adına yaptığını ifâde edermiş. Fakat Kasım devrildikten sonra muhakeme edilirken “Beni başkan yapın bunların tamamını bir celsede asayım” diyerek  alçaklığını tarihe kaydetmiştir.


Abdülkerim Kasım zamanında  Irak Devleti’nin tamamen Kürtlere teslim edildiği dönemde, İngilizlerin safında Osmanlı’ya başkaldıran bugünkü Mesut Barzani’nin dedesi Abdüsselam’ın çocukları Şeyh Ahmed  ve babası Molla Mustafa, yani Barzani aşireti  ne yapıyordu? Büyük dede Abdüsselam Osmanlı’nın idam sehpasına giderken, zamanın Musul Valisi Süleyman Nazif’e ”Ben devletime hıyanet ettim ve cezamı buldum; vasiyetim şudur ki çocuklarım ve torunlarım bu gibi maceralara atılmasınlar, zira sonu hüsrandır,” demişti ama onu kimse dinlememiştir. Bunlar hiçbir şekilde, Rus taraftarı olmalarına rağmen, İngilizler sonra da Amerikalıların arkasından ayrılmadılar. Her karşıt hükümetle mücadele ettiler. Krallık devrinin başından itibaren aşiretin tartılmaz lideri Molla Mustafa Barzani idi.


1958 İhtilali’nde Molla Mustafa Rusya’da idi. İhtilâlin, Irak kapılarını sonuna kadar Kürtlere açmasının ardından Barzani adamları ile birlikte  ve büyük bir törenle Irak’a getirilmiş kısa zamanda ülkede ikinci adam durumuna yükseltilmiştir.. Abdülkerim Kasım’ın “el-Meclisil Vatani”  adlı Yüksek Şura’nın; Şevket Baban (Avukat), Celil Hoşyar (yüksek dereceli hâkim), Şeyh Sadık Barzanî, İbrahim Ahmed  (Habad adlı Kürtçe gazetenin sahibi), Refik Hilmi  (Kürt tarihçisi ve İrak'ın, Türkiye'deki Kültür Ateşesi),  Mükerrem Talabanî (Toprak reformu teşkilâtı müfettişlerinden), Nahide Selâm (Kürt şairi), Abdullah Güran (Dünya Barışseverler Derneği üyesi), Maruf Berezenci (Kerkük belediye başkanı ve Kerkük katliâmını idare edenlerden), Lütfü Bekir Sıdkı (Bağdat Hür Ses

ğazetesi sahibi), Halûk Emin Zeki (Bağdat Barosu  yönetim kurulu üyesi), Yarbay Taha El Bamerni (Silâhlı Halk Mukavemet Teşkilâtı Komutanı) gibi üyelerinin çoğu Kürtler’den meydana geliyordu.


 

Yarın konu edeceğimiz Musul ve daha sonra Kerkük katliâmı, bu kurulun emri ile yapılmıştı. Bu üyelerden, Refik Hilmi adındaki Kürt, ilk önceleri İngilizler tarafından beslenmiş, sözüm ona Kürt tarihini yazmış ve Kasım devrinde de,  İstanbul’a Kültür ataşesi olarak gönderilmişti. Marûf Berezenci adındaki komünist Kürt ise, uzun yıllar Rusya'da yetiştirildikten sonra Kasım tarafından, Irak'a davet edilerek, Kerkük Belediye başkanlığına getirilmişti. Bu eli kanlı komünist, Kerkük'teki ikinci tümen  komutanı komünist Davud El Canâbi, Cabbâr Piruz, Nurettin Mulla Veli, Ojin ile birlikte Kerkük katliâmını yönetmişlerdi.

Büyük Türkmen Katliamı:
Dün kimliğini açıkladığımız ve ilk faaliyetlerinden bahsettiğimiz Albay Abdülkerim Kasım, rahatlamak için çevresine doldurduğu pek de akıllı olmayan Sovyet yanlısı Kürt idarecilerle özellikle Türkmen ve Arap unsurları ortadan kaldırmak istiyordu.

Esasında aklıselim Kürtler, onların bu tutumlarını tasvip etmiyordu. Çünkü 1000 yıl devam eden Türk devlet idaresi katiyen onları dışlamamış ve her ortamda dillerini muhafaza ederek kültürlerini ifade etmelerinin yanında olmuşlardı. Öyle ki, Kuzey Irak’ta hemen hemen Kürt ile Türkmen’i ayırt etmek bile mümkün olmaktan çıkmıştı. Netice itibariyle her iki halk da “Sünni-Müslüman” ve kız alışverişlerinde birbirlerine yabancı olmayan insanlardı. Bu birliktelik sadece Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde değil Akkoyunlu ve Karakoyunlular devrinde de aynıydı. Âlim bir devlet adamı ve tarihçi olan  İdris-i Bitlisi âilesinin her iki hâkimiyet döneminde de ne kadar hizmetleri olduğunu  ve Türk devlet yapısını ne derece takviye ettiklerini yakından bilmekteyiz. Hatta tamamen Türk kültürü mahsulü olan Türkistan’ın “Nakşibendiye”si, en fazla Kürtler içerisinde taraftar bulmuştur. Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail kapışmasında Safevi  idareciler, özellikle bölgenin ve İran’ın Şafii  Kürtlerini  zorla Şii yapmak için katlederken, onlara  Osmanlı, komşu Türkmenlerden bile daha özel muamele yapmış ve kırılmalarını engelleyerek, Çaldıran’ın savaş sebeplerinden saymıştır.

Irak Türkmenlerinin, Araplar ve kendi aralarında Şii Türkmen ve Şii Araplarla da hiçbir meselesi olmamıştır. Özellikle Irak Şii Dünyası’nın bütün kutsal yerleri, İslâm Tarihi’nde görülmedik bir tarzda korunmuş ve  inançlar arasında en ufak bir huzursuzluk meydana gelmeyerek gerçek huzur çağı  1918’e kadar sürmüştür.

1958’de başlayan Abdülkerim Kasım devrinde ne yazık ki bu bütünlük özellikle Türkiye’nin Sovyetler’e düşman olmasından ötürü onların dehalet ve müdahaleleri, İngiliz ve ABD’nin yarattığı müsait ortam dolayısıyla tamamen bozulmuştur. Kasım tarafından Rusya’dan getirilen binlerce teknisyen devletin en kritik yerlerine yerleştirilmiş ve mutlak olarak Kürtlerden sonra Araplardan da “Marksist” bir cephe oluşturulmuştur. Kasım’ın baş edemediği iki büyük şehir vardı: Birisi Türkmen Yurdu Kerkük, diğeri de aklıselim Arap yoğunluğunun olduğu Musul. Albay Kasım, Musul Araplarına karşı  ülkenin dört bir yanından topladığı Celâl El Avkatî (Hava Kuvvetleri Komutanı), Fazıl Abbas El Mehdavî (Halk İhtilâl Mahkemesi Başkanı), İbrahim Kubbe (vezir), Tevfik Münir (Dünya Barışseverler Derneği üyesi), Dr. Halit El Çadır (Bağdat  Güzel Sanatlar Akademisi Dekanı), Zennun Eyüp (Radyo ve televizyon genel müdürü), Safire Cemil (Irak  Kadınlar Kolu Başkanı), Abdürrazak Zübeyir (Toprak  Reformu Kurulu Yüksek Yönetim kurulu Üyesi), Şerif  Elşeyh (Gazeteciler Sendikası Başkanı), Safa Elhafız {Öğretmenler Derneği Başkanı), Abdülkadir Ayyaş (İşçi Sendikaları Genel Sekreteri), Albay Abdülmecid Hasan (Bağdat Belediye Başkanı), Abdülvahab el-Bayati
(Irak'ın Moskova Kültür Ataşesi), Abdülvahab Mahmut (Irak'ın Moskova elçisi), Dr. Faysal El Samir (Propaganda Bakanı), Nezihe el-Deylemi (Devlet Bakanı), Yarbay Vasfi Tahir (Kasım'ın Başyaveri) gibi Komünist ve Türk düşmanı Arapları  kadrosuna almıştı. Kasım taraftarı Arap bürokrat ve idarecilerin tamamı, aynı zamanda Osmanlı devri düşman ekabiranından veya onların yakınlarındandı.

1959 Mart’ında, muhalefetin gözünü korkutmak ve Türkmenler ile komünist olmayan Araplara gözdağı vermek maksadıyla, iktidar tarafından ve tamamen Meclis kararı ile Musul'da büyük bir gösteri düzenlendi. Irak'ın muhtelif bölgelerinden toplanmış binlerce komünist, başlarında liderleri Suriyeli komünist Kâmil el-Kazancı olduğu halde trenlerle Musul istasyonuna geldiler. Ancak burada şehrin Garnizon Komutanı Abdülvvahab Şevvafî kendilerini şehre sokmayacağını ilân etti. Emre itaat etmeyen komünist lider Kazancı tek kurşunla öldürüldü. Bunun üzerine Devlet Başkanı Kasım’ın emri ile Irak Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklar şehri bombalanmaya başladı. Bu kargaşalık ve fırsattan yararlanan ve çoğu dağdan indirilen Molla Mustafa Barzani’nin Peşmergeleri Musul’u yağmalamaya koyuldular. Çarpışmalarda Albay Şevvafi de kolundan yaralanmış ve götürüldüğü hastanede bir Kürt tarafından öldürülmüştü.

Başsız kalınca komünistler ve Kürt Peşmergeleri kısa zamanda Musul şehrine tamamıyla hâkim olmuşlardı. Dört gün boyunca, çoluk-çocuk, ihtiyar-kadın demeden önlerine

gelen herkesi öldürdüler veya diri diri mezarlara gömdüler. Kur'an-ı Kerim ayaklar altında çiğneniyordu. Musul isyanına iştirak eden subaylar teker teker tutuklanarak  Mehdavî'nin Halk Mahkemesinde alelacele yargılanarak, birçoğu idama mahkûm edildi ve derhal infazlar yapıldı. Halk o kadar sindirilmişti ki, özellikle Araplar, Abdülkerim Kasım ve Molla Mustafa Barzani’ye bağlılık telgrafları çekmeye başlamışlardı. Buna karşılık Türkmenler ve özellikle Kerküklüler, Müslüman Arap kardeşlerinin her bakımdan yanlarında olmuşlar, yaralarını sarmışlar ve bir ekmeklerini onlarla paylaşmışlardır. Komünist Araplar ve Kürtler karşısında Osmanlı Türk Arapları çok anlamlı bir durgunluk içerisindeydiler. Ne yazık ki gerek Irak ve gerekse Suriye’de o zamanlar Türkiye bu “Türk Arapları” kucaklama imkânı bulamadığı için zamanla bu insanların tamamı kaybedilmiştir. Musul’un sessizliği, Abdülkerim Kasım’ı aslından çok düşündürüyordu. Katliamda en kârlı çıkan da dağlı Kürtler olmuştu.
Şimdi katliam sırası bilhassa o zaman silme Türkmen olan Kerkük’e gelmişti. Barzanî’nin hayallendiği Kerkük merkezli bir Kürt Devleti için en büyük engel, işte buranın nüfus yapısı idi. Olaylardan çok sonra Kerkük'ü ziyaret eden Barzanî, burada bir saat bile kalamamış, polis ve asker himâyesi altında şehri terke mecbur olmuştu.

Başta Kerkük olmak üzere Irak Türkmenleri arasında komünist olmadığı gibi kendi aralarında özellikle mezhep saiki ile ayrı düşünen insanlar da yoktu. Bu sebeple biraz da Sovyetlerin soğuk savaş pompalamalarıyla Türkmenler Abdülkerim Kasım nezdinde aşılmaz Türkiye taraftarı ve potansiyel tehlike olarak görülüyorlardı. Komünistler tam Rus kafası ve gözü ile Türkmenleri Türkiye ve NATO casusu olarak nitelendiriliyorlardı. Hatta bunun da ötesinde tıpkı Türkiye’deki gibi komünist olmayanlar “Irkçı-Turancı-Pantürkist” ilân edilmişti. Birçok bakımdan Türkmenlerin sırf Türkiye için başları belâya giriyordu. Bu şartlar altında zamanın Türkiye Hükümeti, ne yazık ki, ağırlığını koyamadı ve göz göre göre Türkmenlerin boğazlanmasına seyirci kaldı. Türkiye’nin ilgisizliğinden cesaret alan Irak yönetimi,  yandaş Kürtlerle beraber Kerkük’ü de Musul’a çevirmenin yollarını arıyorlardı. Zamanın Kerkük 2.Tümen Komutanı Nazım Tabakçalı Kasım’a muhalif bir generaldi. Bu sebeple Kerkük’e bir operasyon yapılmadan Tabakçalı, Musul isyanında  muhalifleri desteklediği suçlamasıyla idam edildi ve yerine Davut el-Cenabi adlı komünist bir general  tayin edilirken  Kerkük Belediye Başkanlığına da, yıllarca Moskova'da kalmış ve yetiştirilmiş bir komünist Kürt Maruf Berezenci getirildi. Bunlar kendileri gibi birer azılı komünist olan Kürt Cebbar Piruzhan, Nuri Molla Veli, Ermeni Ojin gibi kimselerle işbirliği yaparak, askeri birliklerdeki Arap subaylarını başka yerlere tayin ettirerek, yerlerine komünist Kürt subaylarını getirdiler. Aynı furya emniyet teşkilâtına da uygulandı. İlerici Gençlik, Barışseverler, Devrimci Öğretmenler ve Halk Mukavemet Teşkilâtı gibi komünist kuruluşlarını silahlandırdılar, üç binden fazla Türkmen’i  Turancılık isnadıyla tutukladılar.

Nihayet 14 Temmuz 1959 günü ihtilâlin yıldönümü münasebetiyle komünistler, ellerinde silâh ve iplerle şehirde gösteriler yaparak Türkmenlere sataşmaya başladılar. İlk gösterilerde  Osman Hıdır adlı bir Türkmen genci şehit edildi. Ardından sokağa çıkma yasağı ilân edildi; ancak bu yasak sadece Türkmenler içindi. Komünist subaylar ve polisler evlere hücum ederek önlerine geleni kurşunladılar ve daha önceden tespit ettikleri aydınları evlerinden alıp kışlaya götürerek süngülerle, dipçiklerle şehit ettiler. Bir kısım  Türkmen’i askerî araçlara bağlayarak caddelerde sürüklemek suretiyle öldürdüler; bazılarını da diri diri mezara gömdüler. Bu vahşet numunesi katliam, üç gün üç  gece devam etti; ölenlerin yanında çıldıran insanların  ve çocuğunu düşüren hâmile kadınların haddi hesabı  yoktu.

Türkiye’de ne yazık ki güya milliyetçi olan Demokrat Parti iktidarı, tıpkı Kıbrıs olaylarında olduğu gibi Kerkük katliamımda da sessiz kaldı. Rusya ve Irak komünistleri ile Kürtler ise bayram ediyordu. Sanki o zaman ABD de yoktu. 

1959 Kerkük Şehitleri:
 
1959 Kerkük katliamı Türkmenli’nde asrın canlı Kerbelâ’sıdır. Aynı zamanda Rus müstemlekesi Türk ülkeleri için de Sovyetler’in sınırları dışında neler yapabileceğinin ispatı olması bakımından da çok dikkat çekicidir. Çünkü soğuk savaş döneminin daha başında buradaki İngiliz ve Amerikan politikası tamamen karaya oturmuş ileride daha da Rus yanlısı ihtilallerin meydana gelmesinden başka işe yaramamıştır. Gerçi bugün adına küresel emperyalizm adı verilen oluşum bölge insanının kırılmasından katiyen rahatsız değildi; çünkü onlar için önemli olan tabii kaynaklardı. Şimdi de öyle değil mi?
 
Ne yazık ki Irak’taki Türkmen ve Arap katliamından, ne Arap ülkelerinin ne de her zaman kendilerini uğruna siper ettikleri Türk Hükümeti’nden ses çıkmamıştır. Yaşadığımız o yıllarda Türkmen kardeşlerimizin acılarını ancak gözyaşları ve dualarımızla anabilmişizdir. Türk matbuatı ve yazarları ile ilim adamlarımızın çırpınışlarını, ABD en büyük müttefiki sıfatıyla zamanın iktidarı duymazlıktan gelmiştir. Türk Milliyetçileri canla başla Kerkük Dâvâsı’nı savunurken yeni yeni palazlanmaya başlayan Türk Solu Sovyet aleyhtarlığını bir yana bırakın Amerika için bile kıllarını kıpırdatmamışlardır. Ya Türkmen Aleviler; yazık ki solun peşine takılmışlardı! 27 Mayıs İhtilali’nde “Türk sağının kılı kıpırdamadı” diyenler acaba Kıbrıs’ta da aynısı oynan Kerkük oyununu neden görmemezlikten geliyorlar. Demek ki Allah insanların unuttukları bazı hesapları pekâlâ unutmuyor. Kerkük katliamı tam bu zamanlarda meydana gelmiş ve yüreklerimiz dağlanmıştı. Şehadetlerinin 55. yılında şehitlerimize Tanrıdan rahmet niyaz ediyoruz. Bir Türkistan şairinin, insanın insan tarafından bu derece ezilmesi karşısında, “Kelir elbet kelir gelbet; zalimleri tard etmeğe mahvetmeğe nöbet” mısralarında gerçek anlamını bulan ve hâlâ devam eden “Zulme” karşı şu mübarek günlerde Tanrı’ya sığınıyor ve mübarek şehitlere dua ediyoruz. Ve yine bir Türkistan duası yapıyoruz: “ALLAH BİZ BİLAN - ALLAH BİZİMLEDİR”.

1963 İhtilali Ve Baas Devri:
Irak’ta, Musul Arap ve Kerkük Türkmen katliamı, Türkiye’de Hükümet seviyesinde gözle görülür bir devlet çalışması olmamasına rağmen milliyetçi aydınlar ve milliyetçi basın konuya oldukça ilgi gösterdi ve ülkenin her yanında Kasım vahşetini protesto eden nümayişler düzenlendi. Milliyetçi dergiler özel “Türkmen” sayıları neşrettiler. İslâm ülkeleri, Irak’ın süratle komünizme kaymasına tepki göstererek Nasır gibi Arap Milliyetçisi liderler, katliama sesiz kalmadılar ve beyanları ile halka arka çıktılar. İşte bu kadar moral bile Irak Türkmen-Arap kardeşliğini bütünleştirmeye yetti ve her iki halktan da birçok fedai intikam saldırılarına başladı.

Komünistlere ve Kasım iktidarına karşı faili meçhul kalan cinayetler bir anda Irak’ın bütün bölgelerine yayıldı. Bu intikam duyguları karşısında Molla Mustafa Barzani, Bağdat’ı terk ederek hempaları ile birlikte tekrar dağlara döndüler. Aklı selim Kürt halk ise hiçbir şekilde  gerektiğinde kendilerine de zulmeden ve mallarını gasp eden Barzani ve taraftarlarına yüz vermedi. Kasım, Barzani’yi de kaybedince güçsüz düştü ve sadece komünistlerle baş başa kaldı.

Nihayet, daha evvel de sözünü ettiğimiz Türkmen ve Türkiye dostu Abdüsselam Arif güçleri, 8 Şubat 1963 günü başarılı bir ihtilal ile idareyi ele aldı ve devlet başkanı oldu. Yeni idarede Nasır ve Baas taraftarı Arap milliyetçileri de bulunuyordu. Fakat tecrübeli ve akıllı bir devlet adamı olan Arif, Arap ve Türkmen unsurlara tamamen hâkim olarak diğer güçleri şimdilik de olsa devre dışı bırakmayı başardı ve ilk etapta çok başarılı bir çalışma yaparak “Meclis-i Vatani” üyeleri ile Barzani taraftarlarından katliamlarda başı çekenlerini tevkif ve idam ettirdi. Yeni idare tam anlamı ile komünist düşmanı ve Türkiye taraftarı idi.

Kerkük katliamında başrolü oynayan ve yakalanarak muhakeme edilmiş bulunan Maruf Berezenci, Hüseyin Berezenci, Cebbar Piruzhan, Fatih Molla Davud, M. Hasan Aziz, Necmettin Nadir, Abdurrahman Muhammed, Fettah Salih, ihsan Hüseyin, Mahmut Ali Beste, Halil ibrahim, Talip Ömer, Muhtar Belhaş, Âdil Hüseyin, Hurşit Mahmud, Ab- dülmecit Hasan, Nuri Molla Abdullah, Abdülhafız Şerif, Naim Anber, Tevfik Mustafa, Kerim Halef, Kerim Ra­mazan, Mahmut Mecid, Rahim Said, Mehdi Merdan, Nuri Seyid Veli, Ahmet Muhammed Emin ve Hüseyin Hurşit adlı sorumlular, 23 Haziran 1963 günü sabah erken saatlerde halkın huzurunda idam edildiler.
Irak’ta belirli bir sükunet ve devlet hakimiyeti sağlanmıştı. Bu sefer de Abdüsselam Arif ve Baasçılar arasında yer yer çatışmalar başladı. Fakat alınan tedbirler sonucu çoğu ülkeyi terk ettiler. Bu arada idareden memnun kalmayan Barzani de birkaç sefer isyan ettiyse de başarılı olamadı. 13 Nisan 1966 günü Abdüsselam Arif bir helikopter kazasında öldü ve yerine kardeşi Abdurrahman Arif getirildi. 17 Temmuz 1968’de  Baas İhtilali vukuu buldu ise de Ahmed Hasen el-Bekr  yönetime hakim oldu ve Arif Londra’ya sürgüne gönderildi. Saddam, Hüseyin el-Bekr’in yardımcısı olarak 1979’a kadar görev yaparak bu tarihte Baas Partisi’nde bir iç darbe ile devlet başkanı oldu.

Baas iktidarının daha ilk yıllarında, Bekr Kürtlerle anlaştı. İran’dan Irak’a gelen Barzani gayet şımarık pozlarda yeniden Kerkük diye sayıklamaya başladı. Bu konuda Türkmenlerle anlaşma yoluna gitmek istedi ise de Türkmenler kendisine itimat etmediklerinden geri çevirdiler. Bu sebeple Irak, devlet olarak Bekr zamanında Türkmenlere en azından kültürel haklar tanıdı. Fakat Saddam devrinde bu rehavet devam etmedi ve Türkmenler üzerinde yakın zamanda bildiğimiz baskılar devam etti. İran-Irak Savaşı’nda Kürtler Saddam’ı arkadan vurduğu halde Türkmenler en ön saflarda savaşa sürüldüler. Ne yazık ki bugüne gelinen ortamda hep hainler mükâfatlandırıldı.

Bugünkü Türkmeneli’nin Etnik Coğrafyası:
Irak haritasını önümüze koyduğumuz zaman,  kesin çizgilerle Arap-Türkmen-Kürt hudutlarının etnik olarak yüzyıllardan beri ayrılmış olduğunu görürüz. Öyle bizim aklı eksik aydınlarımız ve devlet adamlarımızın ifâde ettiği, Osmanlı devrinde Güneydoğu’yu da içine alan bir Kürdistan hiçbir zaman olmamıştır. Eski coğrafi haritalarda bizim Hakkâri ve Şırnak illerimizin güneyine düşen Zaho-Akra-Ravandiz-Süleymaniye-Kerembağ, Osmanlı Kürt bölgeleri olup ancak buranın Kuzey Doğusu, Irak-İran Kürdistan bölgesi olarak adlandırılmıştır. Bugünkü İran’da da, Irak’ta da Kürt siyasi coğrafyası budur. Hatta Osmanlı Kürt bölgesinin ve Kürdistan’ın da güneyi Kirmanşah Vilâyedir. Buraların ve Türkiye’nin güneyindeki Kürt yerleşimi, çok yakın zamana tekabül etmektedir ki, Nutuk’ta da açıkça ifâde edildiği, katliam yapıldığı iddia edilen Hakkâri, tamamen bir Nesturi Bölgesi’dir. Ancak Güneydoğu’dan Türkmenler Şah İsmail’e ve şehirleşme ile birlikte batıya göçünce, Hakkâri’den de Hıristiyan Nesturiler İngilizlere rağmen tecrit edilince buralara aşiretler yerleşmiştir. Urfa’dan itibaren Diyarbakır ötesine kadar birçok Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmen boylarının Kürtleşmesi, bir takım aşiretlerin de Türkleşmesi bugünkü tabloyu ortaya çıkarmıştır. Hatta buralarda hâlâ Şafii Kürtlere kız vermeyen Alevilerin zerre kadar Kürtlükle ilgisi yoktur. Arap Irak’ı ise eski Mezopotamya, yani Dicle Fırat arasıdır ki, buradan Bağdat’a doğru uzanır ve son iki yüzyıl içerisinde Kürtlerin güneye sarkması gibi Araplar da Kuzey ve Doğu’ya sarkmışlardır. Arap Irak’ı Suriye el-Ceziresi’nin devamıdır.

Irak Türkmenlerinin yaşadığı bölge,  Türkiye’de Silopi, Irak’ta Zaho’nun güneyi, Suriye’nin İskenderun körfezine benzeyen en doğu ucundan başlayarak Kürt Bölgesine paralel bir şekilde, Kürt yerleşimi Hanekin hizasında son bulduğu halde, Türkmeneli Bağdat’ın güneyinde Kutülamere’ye kadar devam eder. Bugün Musul’un kuzeybatısında toplam nüfusu 400 bini bulan  300 Türkmen köyü bulunmakta olup Sincar, Kulat, Efken, Hoyrat önemli yerleşim merkezleridir. Telafer Irak Türkmenlerinin ancak kuzey ucudur. Telafer-Kerkük hattı, bölgenin en bereketli toprakları olup,  120 km uzunluğu ile Bağdat’a kadar meşhur Şairimiz Fuzuli’nin Bayat yurdudur. Türklerle meskûn Bedre kasabası ile Tursak nahiyesi İran-Osmanlı hududunun güneyi ve Türkmenlerin son noktasıdır.

Esas Türkmen Bölgesi, Musul-Telafer hattının Dicle’nin doğu kıyısında başlar. Kaziye, Reşidiye, Yunus Peygamber, Selâmiye, Erbil, Kuştepe, Altunköprü yerleşim bölgeleri ile Kerkük’e kavuşur. Buralar tamamen Karakoyunlu hâkimiyet sahalarıdır. Güneye doğru Türkalan, Tazehurmatı, Kadir, Leylen, Tavuk (Dakuk), Tuzhurmatı, Kifri, Kızıltepe, Alisaray, Karatepe, Karahan, Kızlarbad, Şeyreban, Mendeli, Kazaniye ve yukarıda bahsedilen Bedre.. Kerkük’ten güneye doğru inildiğinde Türkmenlikten Türklüğe, yani şehirli, eski Türklüğe intikal etmişlerdir. Bağdat’ın Kazımiye ve daha güneyde Kerbela, Necef, Kûfe gibi kutsal mekânlarda  yaşayan Türkler, işte bunlardandır. Bu bölgelerde Türk Moğol’u devrinde yerleştirilmiş ve İlhanı Olcaytu zamanında Şiileşmiş, Beni Higan, Şatra’da Sencer civarındaki Durakü, Mentli ilçesinde Hatavi gibi Arap bilinen unsurlar “Hıtay-Hatay” köklü Tatarlardan başkası değildir. İran’da bu durumda olan ve bugün Türklüğüne müdrik binlerce kişi bulunmaktadır. Kuzey’de Şeklavan ve civarında Hoşnav gibi güya Kürtçe konuşan yerleşikler de, Türk Moğol’udur.

 Irak Türkmeneli;  yeşil tepeler, meralar yanında sebze ve meyve bahçeleriyle bezenmiştir. Yüzyıllardan beri Dicle Nehri’nin kolları olan Bükük-Küçük Zap, Ethem, Dakuk ve Heyula Türkmenler tarafından akıllıca kullanılarak buralar çok mamur hale getirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu devrinde Musul Vilâyeti ile Kerkük müstakil bir mutasarrıflık olarak idare ediliyordu. Kürtlerle meskûn Süleymaniye Mutasarrıflığı da,  Musul’a bağlıydı. Yine Türkmenlerle meskûn Erbil Kerkük’ün, Hanakin ise Bağdat’ın kazası durumundaydı. Türkmen Bölgesi’nin doğusunda Süleymaniye’de Kürtler, Selâmiye’den sonra Dicle’nin doğu kıyısında Araplar yaşamaktadır. Bu durumda Türkmenler iki unsur arasında kalmaktadır.

Demografik yapı:
Ne yazık ki, Irak’la ilgili olarak elimizde sağlam bilgiler yoktur. İran-Irak Savaşı, ABD’nin Irak’ı işgali gibi,  bugüne kadar devam eden olaylar dolayısıyla ülkenin nüfus yapısında oldukça değişiklik olmuştur. Saddam Hüseyin’in Baas iktidarında Arap olmayanlara yapılan baskılar, daha evvelki jenosit hareketlerine ilâve edilince en zararlı halk Türkmenler olmuştur. ”Halepçe Katliamı” gibi olaylar ise haddinden fazla abartılıdır. Başta Irak-İran Savaşı’na katılmayan Kürtler, diğer unsurlara göre hiç zayiat vermemiş ve nüfusları bir hayli artmıştır.

Irak’ın genel nüfus içerisinde evvelce %15 gibi rakamlar telaffuz edildiği halde şimdi %20’den bahsedilmektedir. Buna karşılık %70 olan Arap nüfusun kendini muhafaza etmesi mümkün olmamış %60’lara kadar düşmüş, verilen uluslararası rakamlara bakılırsa Türkmenler, 50 yıldan beri %10’da yerinde saymıştır. 2008 sayımına göre Kürtler, özellikle sandık kontrolüne iştirak ederek nüfuslarını kalabalık göstermeye çalışırken Türkmenler, maalesef bunu başaramamış devlet idaresinde bulunan Kürtçüler, Türkmen tapu kayıtlarını yok ettikleri için şimdi Türkmen mülkiyeti ancak mezar taşları ile ifâde edilir hale gelmiştir.

Bugünkü Irak nüfusunun %60-65’i Şii, %32-37’i Sünni Müslümandır. Süryani-Keldani-Nesturi-Asuri gibi küçük inanç guruplar da dağınık olarak yaşamaktadır. 28-29 milyon tahmin edilen Irak nüfusunda bu duruma göre  Arap ve Türkmen olarak 17-18,5 milyon Şii, %37-40, Sünni Arap-Kürt-Türk bulunmaktadır. Milliyetlere göre de 20-21 Milyon Arap, 5-6 milyon Kürt, 3-3,5 milyon da Türk ve Türkmen yaşamaktadır. Diğer unsurlar ise 500 bin civarındadır.
Eski nüfus kayıtlarına göz atacak olursak, Irak’ın Ankara Büyükelçiliği’nin 14 Temmuz 1961’de yayınladığı bir bültene göre, vilâyet olarak Musul 717.400, Erbil 272.526, Kerkük 388.912, Hanakin 329.813 kişiden ibaretti. Bu duruma göre Türkmeneli vilâyetlerinin yarısını Arap ve Kürt kabul edersek Türkmen nüfusu 1.708.751 eder. 2008 sayımına göre Kerkük 1.200.000, Erbil 1.293.820’dir. O zaman Kerkük 3, Erbil 5 kat artmıştır. İkisinin ortalamasına göre Türkmen nüfusunun en az 7 milyon olması gerekliydi; fakat ne yazık ki 3 milyon civarında olduğu çeşitli kaynaklarda en kötümser rakam olarak yer almaktadır.

Yine 1961 Bülteni’ne göre, büyük bir kısmı şehir ve kasabalarda yaşayan Türk nüfusu, kuzeyden güneye
doğru, Telâfer (80.000), Yunus Peygamber (8.000), Erbil (100.00), Kuştepe (10.000), Altunköprü (15.000), Kerkük (15.000), Taze Hurmatu (5.000), Tuz Hurmatu (40.000), Dakuk (15.000), Kifri (45.000), Kara Tepe (200.000), Hanakin (50.000), Karahan (15.000), Kızrabat (10.000), Şahraban (10.000), Mende (12.000), Bedre (5.000). Bu şehir ve kasabaların etrafında halkalar halin­de toplanmış köyler de bulunmaktadır. Büyük Türk köylerinin başlıcaları; Kuyu, Deveboynu, Arpa Tepe, Ak Bulak, Cuma, Ak Boğa, Ak Koyun, Kara Koyun, Selimiye, Yaycı, Bolhava, Topuz Ova, Kümbetler, Kızılyer, Hisar, Çardaklı, Beşir, Leylan, Tisin Kil Yenice, Küçük, Orta, Süleyman Beg, Kuşçular’dır. Osmanlı İmparatorluğu devrinde Musul vilâyetinin 7 kazası ve 1147 köyü olduğu; müstakil Kerkük mutasarrıflığının da Kerkük'e bağlı Erbil, Tuz Hurmatu, Ranya ve Kifri kazaları ile birlikte 1.150 köyü olduğu bilinmektedir.

Türkmen Şehirleri
a)  Kerkük:
Türkmenli’nin kalbi kesinlikle Kerkük’tür. Tarihi bilgilere göre şehrin Asurlular tarafından MÖ.800’lerde kurulduğu tahmin edilmektedir. Türkmenlerden önce değişik şehir adları ile burada Asurluların dışında Sasaniler, Makedonyalı İskender, Süryani ve Nesturi-Keldani Hristiyanlar gibi birçok milliyet ve inanç sahipleri yaşamıştır.

Şehrin adının Kerkük olarak zikredilmesine ilk olarak Emir Timur’un tarihçisi Şerafeddin Ali’nin Zafername’sinde rastlanır. MS.642’de Hz. Ömer devrinde ilk olarak buraya Müslümanlar yerleşmeye başlamış, Emeviler ve Abbasiler döneminde ise tamamen Türkistan’dan gelen Oğuzların yurdu olmuştur. Bu hâkimiyet Selçuklular, Atabey Nureddin Zengi, Akkoyunlu ve Karakoyunlulardan Türk-Timur İmparatorluğu, Safeviler ve Osmanlılardan sonra günümüze gelinmiştir. 1370 yıldan beri de katiyetle Türkmen varlığı muhafaza edilmiştir.

Kerkük Bağdat’a 248,Musul’a 140 km., denizden yüksekliği 310 mt.dir. Tamamen ovaya kurulmuş olarak düşünülebilir; havası pek güzeldir. Şehir Kale, Karşıyaka ve Korya diye üç kısma ayrılmaktadır. Şehrin ortasından yazın kuruyan kışın taşkınlıklara sebep olan Hasaçay geçmektedir. Kale içerisinde Hamam, Meydan, Zindan, Gavurlar adını taşıyan beş mahalle vardır. Karşıyaka’da Çay, Çukur, Musalla, Bulak, Avcı, Piryadı, Ekmekçiler, İmam Kasım, Ahı Hüseyin; Korya’da ise Şaturlu, Sarıkâhya, Beyler, Tisin mahalleri vardır. Halkın %80’i Türkmen olup, Arap ve yakın zamanda yığılan Kürtler, adeta işgalci olarak sonradan gelmişlerdir. Arap ve Türkmenler arasında herhangi bir ayrılık görülmez. Kerkük’ün sebze, meyve ve tahılı bereketli ve kalitelidir. 1927’de ilk olarak çıkarılmaya başlayan ve dünyanın sekizinci sahası olan “Petrol”, o günden beri bura insanının kaderini etkilemiş, hatta huzurunu oldukça kaçırmış ve zaman zaman siyasi komplolar yüzünden Türkmenlerin katliamları ile sonuçlanmıştır.

Kerkük Türkmenlerinin tamamı Sünnî ve Hanefî Müslümandır. Danyal Peygamber, Nakışlı Minâre, Meydan, Numan, Arslanpaşa gibi camiler 5 vakit dolup taşmaktadır. Ayrıca Danyal, Aziz ve Hanin Peygamber ile İmam Kasım, İmam Ahmed ve İmam Abbas gibi yatırlar İslâm coşkusunun tezahürleridir. Büyük Şâir Fuzuli’nin Kale-Zindan’da doğduğu tarih kayıtlarında zikredilmektedir.

Kerkük Kalesi içinde yer alan Gâvurlar Mahallesi de,  inanç bakımından Katolik-Hristiyan olmakla beraber Türk’türler ve tamamen Türkçe konuşmaktadırlar. Türklüklerini inkâr etmedikleri gibi kiliselerinde Türkçe ibadet ederler ve Türkçe İncil okurlar. Folklor tarihimizde derin izleri vardır. Bunların temelinin Türk Moğolları devrinde getirilen o zaman Orta Asya’da çok yaygın ve hakiki nüveleri de bu topraklarda atılmış bulunan Hristiyan-Nesturiler olduğu bilinmektedir. Bugünkü Kerkük çevresinde ayrıca Beşir, Çardaklı, Türkeşken, Topuzova, Kümbetler, Yayçı, Bolhava, Kızılyer, Hisar, Leylan, Sarıtepe, Tokmaklı, Tercil, Matara, Horoz, Yayhava, Tepeli ve Zankır gibi tamamen Türkmen olan kasaba ve köyler bulunmaktadır.

Kerkük’ün şehir nüfusu 15.000 (1961), 300.000(1975)  418.000 (1987), 1.200.000 (2008)’dir. Şüphesiz ki 2003 yılından bu yana peşmergeye dayanarak Irak’ın Amerikan güçleri tarafından işgali, Kerkük’e Kürt akınına sebep olmuş ve bugünkü nüfusun bu derece artması ile sonuçlanmıştır. Özellikle İsrail’in maddi destekli iskan yardımları sayesinde boşalan Kürt köyleri, Barzani aşiretinin yüz yıllık rüyaları istikametinde Kerkük’ü başkent edinmiş ve burada yuvalanmıştır. Şu anda küçük hilelerle ve ele-âleme karşı hemen hemen nüfus dengesi yarı yarıyı bulmuş gibidir.

b)Musul-Telafer:
Musul’da Türkmen yerleşimi aynı Kerkük’te olduğu gibi Emeviler devrinde başlamıştır. Kerkük’ün çaprazında fakat Dicle’nin batısındadır. İslâmi devirde el-Cezire’nin devamı olarak burası, daha ziyade Araplar tarafından imar edilmiştir. Fakat bilhassa köylerde tamamen Türkmenler yerleşirken, şehir içinde de Araplarla tarih boyunca hiçbir mesele olmamıştır. Hatta Musul Arapları, Arap idarelerinden ziyade Türk idarelerden hoşnut olmuşlar ve bu birliktelik Atabeyler devrinde zirveye çıkmıştır. Bu sebeple burada Türkmen ile Arap’ı ancak dilleri ile ayırt edebiliriz. Şehir içinde toplu olarak tanınmış Türkmen aşireti Baclanlar bulunmaktadır. Bugün Musul’un şehir nüfusu 3 milyon civarında tahmin edilmekte olup ne kadarının Türkmen olduğu bilinmemektedir. Musul’un Sencar ilçesine bağlı Çoban Köprüsü, Harala, Balıklı, Su, Sina, Tellavi  adlı köy ve bucaklar ile şehrin batısında Yunus Peygamber, Karakoyun, Akkoyun, Büyükminare, Yarımca, Koyuncu, Aratepe köylerinde Bayat, Maviliya, Saruliya, Bahai, Şebek Türkmen  boy ve aşiretleri yaşamaktadır.

Telafer’e gelince, Irak idari taksimatına göre Musul iline bağlı  ve onun batısında yer alan nüfusunun %90’ı  Sünni ve Şii Türkmenlerden meydana gelen büyük bir Türkmen ilçesidir. Bölgenin tamamen Avşarlarla meskûn olduğu bilinmektedir. Ayrıca Bayat, Alabay, Seyyitler, Himmetli, Çelebiler, Aliddevle, Başhaberli, Ferhatlı, Karabaşlı, Muratlı, İlhanlılar, Şeyhler, Babalar ve Çolaklar gibi Türkmen aşiretleri buralarda yaşarlar. İlçenin değirmencük, Çeplen, Mahlebi, Faka, Karatepe, Şeyh İbrahim, Buhur, Deveboyunları, Boztepeler (Turmu), Malveren  köy ve kasabalar tamamen Türkmen’dir. Telaferliler, İngiliz manda döneminde ısrarla müstemlekeciliğe karşı mücadele etmişlerdir. Musul şehri çevre köylerinde 175 rakamlarına göre 250 bin kadar tahmin edilen Türkmen iskânının bugünkü sayıları hakkında sağlam bilgiler bulunmamaktadır. Şu anda sadece ilçe nüfusu 220 bin olarak gösterilmektedir.

c) Erbil:
Bağdat, Kerkük, Kutsal mekânlardan sonra, bugünkü Irak’ın eski tarihi kentlerinden en önemlisi Erbil’dir. Gelişmesi İslâmî dönemle çok ilgilidir. Tıpkı Kerkük gibi burada da, Türkmen iskânı Emevilerle başlar. 1809 yılında hiç Kürdü bulunmayan; bu yıl Osmanlı Salnamesi’ne göre 4000 nüfusu bulunan ve şimdi Irak Kürdistan Özerk Bölgesi’nin başşehri durumunda, 1 milyonun çok üzerinde bir nüfusla;  Erbil’de Kürt yığınağının tarihi çok yeni olup burası da Türkmenlerden koparılmıştır. Hâlâ şehirde Türkmenler ikinci hâkim milliyettir ve birçok Türk burada sosyal-iktisadi-siyasi sebeplerle, meselâ ”Saruliya” Türkmen aşiretinin bir bölümü böyle zorla Kürtleştirilmişlerdir. Türkmenlerin dışında en eski unsur olarak Keldaniler, Araplar ve bir miktar da Hıristiyan ahalisi mevcuttur.

Zagros Dağları’nın batı eteklerinde Büyük ve Küçük Zap Suları arasında kalan Erbil’de, daha 100 yıl öncesine kadar ancak dağlara çıktıkça Kürt aşireti görebilirdiniz. Irak’ın İran ve Anadolu ile Musul, Altunköprü, Bağdad-Basra’ya çıkan yolların kavşağı Erbildir. Büyük Selçuklu yönetiminden sonra 12.yüzyılda tamamen bir Türkmen şehri olarak, Baytekin ve Gökbörü  Oğuz hanedanlarının müstakil devleti olarak idare edilmiş, bunlara tıpkı Musul’da olduğu gibi Erbil Türkmen Atabeğleri denilmiştir. Birkaç sefer İran Türkmenleri Anadolu Türkmenleri arasında el değiştiren Erbil, Avşar Nadir tarafından harap edilmiş ve 19.yüzılda büyük bir tamirat geçirerek 1918’e kadar Türkiye toprağı sayılmış ve Bağdat’a bağlı ilçe olarak kendini korumuştur. Kökbörü Türkmen devleti zamanında Erbil İslâm Dünyası’nda sayılı merkezler ve numune şehirlerden biri olmuştur. Yüksek Minareli Cami,1 Medrese,4 Darülaceze, dul-yetim-kimsesiz yurtları  ile birçok  huzur ve asayiş merkezi bunlar zamanında yapılmıştır. Bugün Erbil’de bulunan bütün İslâm tarihi eserleri Türkmenlerin mirasıdır. Kale içinde bulunan Kale Camii, Hacı Molla İbrahim Camii, Ömerağa Medresesi ve Şeyh Şerif tekkesi hâlen kullanılmaktadır. Birçok değerli edip ve şair yetiştiren Erbil aynı zamanda bölgede Türkmen folklorunun merkezi durumundadır.

d) Altunköprü:
Altunköprü Erbil ile Kerkük’ü ayıran ve Dicle’nin kollarından olan Küçük Zapsuyu kenarında çok şirin bir Kerkük-Türkmen kasabasıdır. Burada Saddam Hüseyin cellâtları tarafından 28 Mart 1991 tarihinde bilinen ve açıklanan en az 77,fakat fazlası da olduğu sanılan Türkmen şehit edilerek korkunç bir katliam yapılmıştır. Bu insanlar sadece Türklüğün şuurunda olduğu için sorgu ver sualsiz öldürülmüşler. Bu yüzden de Altunköprü 1970’lerde 20 bin nüfuslu olduğu halde özelliklerinden ötürü köy görünümünde bırakılmıştır. Tarihi bir köprüsü ve zengin bir folkloru vardır. Halk balıkçılık, sebze ve meyve bahçeciliği ile geçinmektedir.

e) Tazehurmatu-Dakuk:
Tazehurmatu da bir Kerkük Türkmen kasabasıdır. Halk Karakoyunlular bakiyesidir. Aşağı yukarı herkes Fuzuli divanını ezbere okumaktadır. Sebzesi ve meyvesi bol, yeşillik;  halk toprak sahibi olup kasaba Kerkük’ün sayfiye yeridir. Atalarından gelen bir geleneği takip ederek aralarına yabancı sokmazlar; en az Karayusuf kadar yiğit, mert, törelere bağlı insanlardır. Bölgede Türkmen folklorunun en iyi temsilcisidirler. 1970 yılında 15 bin nüfusları olduğu bilinmektedir. Tazehurmatu Anadolu’da Alevî dediğimiz Türkmenlerdendir. Irak’da yanlış olarak “Şii” diyorlar. Esasında Karakoyunlu bakiyelerinin tamamının Alevi-Türkmen olması lâzım gelir. Fakat ne yazık ki bilhassa Türkmeneli menşeli yazarlar tarafından ortaya konan aktüel eserler ve saha çalışmalarında, kültürümüzün bu zenginliği “ayırımcılk” gibi mütalaa edildiğinden nedense ortaya konulmadığı, bu sebeple Anadolu Türkmen Alevilerin bu dâvâya ilgisi az olmuştur.

Dakuk’a gelince burası da Kerkük’e bağlı bir Türkmen kasabasıdır. Diğer adı Tavuk’tur. Halkın kültür seviyesi çok yüksektir. İmam Zeynelabidin yatırı burada olup 1970 nüfusları 20 bindir.

f) Tuzhurmatu-Kıfri-Karatepe-Kızlarabad:
Kerkük’ün en güzel beldelerinden biri olan Tuzhurmatu’nun halkı tamamen Türk ve genellikle Bayat’tır. Burada Türk Milliyetçiliği ideolojileşmiş durumdadır. Yemyeşil bir kasabadır.1970 nüfusu 50.000 civarındadır.27 Haziran 2013’de burada da bir Türkmen katliamı olmuş ve takip eden zamanda sık sık intihar saldırılarına hedef teşkil etmiştir. Bunun yegâne sebebi halkın Türklüğün şuurunda olmasındandır.

Kıfri veya diğer adı ile Selâhiye Kerkük’e bağlık büyük bir ilçe merkezidir. Halkın tamamı Türkmen olup çoğunluğu Bayat’tır. Nüfusu 1970 rakamlarına göre 60.000 civarında olup folklor zenginliği ile engin Türkmen kültürünün en önemli merkezlerindendir. Karatepe Kıfri ilçesine bağlı 20.000 nüfuslu halkı tamamen Türkmen bir beldedir.

Kızlarabad Irak’ın Diyale  İline bağlı 20.000 nüfuslu bir bucak merkezi olup hurmaları ile meşhurdur. Eski adı Adana yeni adı Mansuriye olan 5000 nüfuslu köy Kızalarabad’a bağlıdır.

g) Hanakın-Şahraban-Mendeli-Bedre:
Hanekin Irak’ın Diyale iline bağlı halkının %80’i Türk olan bir ilçedir. Burada  Şii ve Sünni, Türkmen ile Araplar birlikte yaşarlar. Önemli bir petrol bölgesidir. Diyale nehrinin kolu olan Elvent Çayı ilçeyi ikiye bölmektedir. Telhane, Hacıkara, Abdullah Bey, Paşaköprü adlarında dört mahallesi bulunmaktadır. Halkının hepsi Türk olan Karahan bucağı buraya bağlı olup Kerkük-Bağdat Demiryolu kavşağıdır.

Şahraban da, Diyale iline bağlı bir ilçe merkezi olup burada Türkler ve Araplaşmış Türkmenler yaşar. Yeni nesil Türkçeyi az bilmektedir. Nüfus 1970 rakamlarına göre 15.000’dir.

Mendeli Hanakin’a bağlı halkı tamamen Türkmen olan bir bucak merkezidir. Nüfusu 15.000 kadardır. Yine Hanekin’e bağlı halkı tamamen Türk olan Bedre bucağı 7000 nüfusludur. Türkmeneli’nin son yerleşim bölgesidir.

Türkmeneli Sosyolojisi
Bugünkü Türk Dünyasında Aral Gölü’nden başlayıp, Merv üzerinden İran bozkırlarına dalıp,  tatlı bir kavisle Tebriz ve Erdebil’den Erzurum’a biri direkt; diğeri güneyde Musul’dan Kerkük’e inen Türkmen hattı Irak Türkmeneli’nde tabiata Türk mührünü vurmuş, etnoloji adeta coğrafyaya yapışmıştır. Yine Kerkük-Musul hattından Diyarbakır civarında ikiye ayrılan Suriye-Toroslar-Göller Bölgesi-İznik Türkmen yayı ile ikinci hat olarak da, Adıyaman-Muş-Amasya-Tokat-Sivas-Kayseri-Konya ve Kayseri-Kırşehir- Ankara-İznik hattı 1000 yılda vatanlaşan bir coğrafyanın adı olarak Türkiye’yi teşkil etmiştir. Anadolu-Suriye-Irak-Güney Azerbaycan Türkmen(S)i bugün Önasya’nın Türklüğüne vücut olmuştur.

İşte Irak Türkmeneli’nin sosyolojisi incelenirken,  mutlaka bir parçasını teşkil ettiği Türk Dünyası’nın sosyolojik müşterekliğinden ayrılmamız katiyetle mümkün değildir. Türkmen elbette Türkmen’dir; lâkin İran üzerinden bugünkü Türkmenistan ve oradan Türkistan’a geçen asırda bir seyahat yapan A. Wambrey’nin hararetle ortaya oyduğu üzere İran-Irak-Anadolu çift Türkmen yayı, bütün sosyolojik mülâhazalarla pek önemlidir.

Günümüz tarihçilerinden Mustafa Kafalı’nın,  Oğuzların Türk Dünyası’nda kahir ekseriyet olduğu yılların Türklerin muhteşem asırları olduğunu ifâde etmesi işte bu gerçeği doğrulamaktadır. Böyle bir ihtişam da zikredilen son coğrafyada gerçek olmuş ve kısmen de olsa halen devam etmektedir.

Acaba “Türkmeneli Sosyolojisi”nden ne anlıyoruz? Şüphesiz ki bütün sosyal tarih; beşeri, kültür, edebiyat, medeniyet, şehirleşme, köy hayatı, din ve inanç durumu, gelenekler ve töre, sosyo-ekonomik vaziyet, siyaset, hülasa olarak  bu koridorda insanın sosyal sağlığı.. Büyük Türkmen coğrafyası ile tam bir entegrasyon içerisinde teşekkül eden “Türkmen İdeolojisi”nin bugünkü durumu da mutlaka çok önemlidir.

Büyük Türkmen Coğrafyası içerisinde Irak Türkmeneli’nin kısa tarihçesini bu yazının başında bir miktar anlatmıştık. Emeviler devrinin sonu  ve Abbasiler devrinin başından itibaren bir zenginlik ve cazibe merkezi haline gelen, önce Şam ve sonra da Bağdat’ın, Maveraünnehr ve Fergana’da Arap kumandanlar ile temasa gelen Türkler için bir akıntı istikameti oluşturduğu gerçeğini göz ardı etmemek lazımdır. Batı ve Doğu Türkistan’da, Sasaniler ile Çinlilerin arasında sıkışan ve kendi aralarında sosyal karışıklıklar da bulunan özellikle Oğuzlar, İran’ın Arap orduları tarafından çiğnenmesinden sonra  Talas’ta karşı karşıya geldikleri Çinlilere, Arapların tam yenilecek zaman özellikle Karluklar’dan yardım görerek bunları da yenmeleri Türklerle aralarında derin bir muhabbetin oluşması ile sonuçlanmıştı. Hz. Peygamber’den rivayet edilen, doğru veya yanlış nakiller, Arapların kafasında oluşan Şarklıların Türkler olduğuna kendilerini ve muhataplarını inandırarak bir efsane oluşmasını sağladığını sanıyoruz. Bu sebeple  daha sonra Tolunoğulları ve İhşidler adı ile Suriye’de  birer Türk devleti ortaya çıkaran ilk Türkler, buralara paralı asker olarak gelen  ve muhtemelen geldikleri ülkelerde birkaç nesil sonra Müslüman olan Türklerdi. Ancak Abbasiler devrinde Bağdat’a gelenlerin çoğunun Müslüman olduktan sonra geldiklerini tahmin edebiliyoruz. Özellikle ilk gelenler İslâmiyet’e geç intibak ettikleri için bugünkü Irak’ın merkezi yerleri ve Türkmeneli’nin Bağdat’a yakın kesimlerinde,  Heterodoks Şii  Türkmenler oldukları hiç de yanlış bir görüş değildir. Daha sonra bu Şii Türkmenlerin, özellikle Suriye’de etkili olarak Baba İshak Kefersudi vasatisiyle, Baba İlyas’a destek olarak ilk Babailik hareketlerini yarattıklarını, hatta bugünkü Türkmeneli’nde Karakoyunlular’ın da bu sebeple Vefai müritleri etkisi altında kalarak Alevi Türkmenler olduğu bilinmektedir.

İşte Irak’ta bu ilk Türkmen çekirdeğinin, Selçuklu Oğuzlarını davet ettiği böylece 11.asır ortalarından itibaren Abbasi Medeniyetine Türklerin sahip ve ortak olduklarını görüyoruz. Bölgenin Türkmen yapısı, çoğunlukla Oğuzların Bayat boyundandı. Soy ve boy olarak Bayat örtüsü Karakoyunlar ve  kısmen Akkoyunlar; Atabeğler soyu Selçuklular, birçok yerde Avşar ağırlık ise Nadir Şah’tan ötürüdür. Bağdat’a yaklaşırken Şii güzelliğin ise Kerbela-Kûfe ile ilk gelen Türkmenler ve  Erdebil-Tebriz tekkelerinin eseridir. Türkmeneli’nin %80 Sünni Hanefi temayülü İmamı Azam ve dolayısıyla Selçuklu yılları ile Atabeğler ve Osmanlı devirleri ile ilgilidir. Fakat Türkmeneli’nin Sünnileri o kadar munis ve geniş kültürlüdür ki, Alevi Türkmenler incinmesinler diye  “Şii” deyimi bile fazla kullanmazlar. Bu sebeple %20, yani 800.000 nüfusu sahip Şii Türkmenleri kesinlikle Sünnilerden hiçbir şekilde ayırt edemezsiniz. Araplar gibi bu sebeplerle birbiri ile didişmezler. Sünniler arasında çok az miktarda Şafii mezhebinden Türkmen vardır ki, bunlar da Araplar ve zamanının Sünni Erdebil tekkelerinin tesiriyle olmuştur. Belki Kürtlere de aynı şekilde geçmiştir.

Türkmeneli’nde genellikle şehirlilik ağır basar. Hemen hemen göçebeleri yoktur. Ancak batıya Kuzey Suriye’ye doğru gidilirse göçebelik artar. Bu sebeple Türkmeneli, şehirli olmanın bütün medeni unsurlarını taşırlar. Edebiyat, folklor, musiki gibi sosyal ve kültürel hayatın en önemli unsurları çok oturmuş bir manzara arz eder. Türklük şuuru daima ayaktadır ve onlar için fevkalade birleştirici bir unsurdur.

Türkmenler geleneklerine çok bağlıdırlar. Misafirperverlik, komşuluk ilişkileri birer sosyal vakıa olarak töreden sayılır. İlk Abbasi Halifeleri, nesilleri bozulmasın ve kahramanlıkları azalmasın diye onlara yasak ettiği yabancı evlilikleri hala makbul saymazlar ve başka ırklara kız verip almazlar. Normalin üzerinde olan soy ve boy tutkusu taassup derecesindedir. Düğünleri bayram ve bayramları tam bir düğün havasındadır. Dini bayramlarda sosyal dayanışma müesseseleşmiştir. Dinlerine çok bağlı fakat hurafeye azami derecede karşıdırlar. Türk diline çok kıymet verirler ve duaları Türkçe yaparlar. Köyler de bile kadınlar kapalı ve çarşaflı değildir. Hanımlar Türk töresinin gerektirdiği hürmeti görürler.

 Türkmen töresinde harp ganimeti dışında maddî olarak insanların insanları istismar etmesi kesinlikle mümkün değildir. Wambery’nin konu ettiği müstemleke olan bugünkü Türkmenistan’da, geçen asır ve İslâm öncesi kabile kargaşalıklarında kendi içlerinde de bu kabil hadiseler olmuşsa da, bu müstemleke olmanın sosyal buhranlarından kaynaklanmıştır. Başlangıcından beri varlıklı ve medenî olan Irak Türkmeneli’nde böyle vak’alara rastlamak mümkün olmadığı gibi dilencilik bile ayıp sayılır. Sadece İslâm öncesinden gelen ve İslâmi dönemde “Ehd” adı verilen, dileklerin gerçekleşmesi için “yedi kapıdan dilenmek” bir gelenek olarak sürmektedir ki, bu Anadolu Türkmenlerinde de vardır. Sevilen insanların arkasından su dökmek, sevilmeyenlerin arkasından taş serpmek  gibi gelenekler ile geceleri aynaya bakan kimseye yol görülmesi, su testisinin ağzını hamurla kaplamanın pahalılığa delâlet ettiği, eve soğan-sarımsak ekmenin uğursuzluğu, yastık üzerine basmanın sahibinin başını ağrıttığı, yeni doğan çocuğun bulunduğu evi boyamanın uğursuzluğu, beşikte belenen çocuğun baş ağrısına sebep olması, yedi yaşında dişleri yenilenen çocuğun eski dişlerinin hâmile kadının evine atılması halinde onun erkek çocuk doğuracağı, nikâhı kıyılan kızın evleninceye kadar saç tellerinin yere atılmasının uğursuzluk yaratacağı sanırız “Şamanizm” döneminden kalma inançlardır.


Irak Türkmenlerinde soy çok önemlidir. İslâm öncesi Türk kavim ve kabileleri arasında bulunan asabiyet ve gerginlik, onlar arasında soydaşlık gibi kutsal bir şuur halinde sosyal bir medeniyet seviyesine ulaşmıştır. Bu sebeple en küçük sosyal varlık olan aile bağları da çok kuvvetlidir. Osmanlı’dan kalma bir adlandırma şekli olarak herkes, aile adları veya baba adları ile soyadlandırlır. Aile içinde baba mutlak olarak tek reistir. Yemeklerde ondan önce sofraya oturulmaz, ele kaşık-çatal alınmaz. Baba ve dede gibi Özataların yanında kesinlikle ilk söze başlanmadığı gibi, önlerinde kahve ve sigara içilmez.

Evlenmelerde kesinlikle kız ve oğlanın rızası alınır. Kız çocukları Arap kültürünün aksine, küçük yaşlarda evlendirilmediği gibi komşu Kürtlerde olduğu gibi mal muamelesi yapılarak satılmaz. Makbul olan tek hanımla evliliktir; ancak büyük hanımın çocuğu olmadığı zaman ikinci evliliğe başvurulur ki, bu yeni gelini de ilk hanım kendisi tercih ederek kocasına eş olarak seçer. Esas olan ilk hanım veya geleneksel kültürümüzde olduğu şekilde “Başhatun”dur. Evlenmelerde güzellik kadar namus ve asâlet aranır. Evlenecek genç kadar ailesinin de, gelini beğenmesi ve tasvip etmesi şarttır. Kızın kendinden habersiz olarak erkek ailesi tarafından fiziki kontrolü bile yapılır. Her şey bittikten ve kız beğenildikten sonra “kaş ile göz kalmadı” denir. ”Ağızla burun kapıda durun, işle dudağ yörüğün gideğ” denildiği zaman da acele edilmemesi ifade edilir. Elâ gözlü, çatma kaşlı, kaytan dudağ, pempe yanağ, inci diş, hıyar bilekli, ince belli, kalemparmağ, mine boylu, şüşe gerdan, sırma saçlı, çargma yeriş, ceylan bakışlı, suna yerişli, kemend hörüklü gibi nitelemeler Türkmen kızlarının güzelliğini tarif eder.

Kız istemeye giden erkek âilesi ve yakınlarına “Dilekçiler” adı verilir. Kız tarafı çok diretmese “Yol” anlamına gelen değer tespit edilir. Daha sonra kız tarafına birkaç parça altın gönderilir buna da “Nişan” denir. Ardından “Yol” anlamına para gönderilir ve bu paraya kız babası el sürmez. Daha sonra kadı veya hoca tarafından nikâh kıyılır, böylece nişanlılık süresi bitmiş olur. Artık evliliğin gerektirdiği eşyaların hazırlanması, yani  “Çehiz” hazırlama başlar ve düğün için gün tespit edilir.

Düğünlere yakın akrabalara davetiye yerine bir eşarp, gömlek gibi eşyalar gönderilir ki buna “Okuntu” denir. Düğünden evvelki bir gece “Gelin Kınası ve Gecesi” şenlikleri başlar. Kına kadılara mahsus olmakla birlikte son zamanlarda erkekler de yapmaktadır. Gelin kınasında kız bir sandalyeye oturtularak ayakları su dolu bir leğene batırılır sol avucuna şekerle para konur, sağ eline de kına yakılır. Kına konurken dualar okur ve salâvatı şerif getirilir; kınayı uygulayan kadının evli, çocuklu ve sağlıklı olması şarttır.

Kına gecesinin ertesi günü öğleden evvel gelinin çehizi  kürekenin evine götürülür ve odalar müşterek eşyalarla donatılır. Çehiz götürme eğlenceli bir merasimle yapılır. Bazen bu çehiz işi, birkaç önce de götürülür ki,  o zaman ev daha rahat serilir. Düğün günü öğle namazından sonra  “Bayrak” veya “Sancak” eşliğinde gelin  çok evvelki zamanlarda  “Tahtıreven” veya uzun zamandan beri hâlâ köylerde süslenmiş at üzerinde götürülür. Fakat şimdi şehirlerde bu iş yine süslenmiş motorlu araçla yapılır. Gelin atla götürülürken mutlaka atın başını kızın erkek kardeşi tutar. Gelin, düzülmüş ve donatılmış evinin en güzel odasında bir sandalye üzerine oturtulur. Genellikle erkek evinin kapısından girilirken yüksek bir yerde sağdıcı ile duran damat gelin başına para ve şeker atar. Dışarıda Türk Bayrağı gölgesinde erkekler halay çeker, türkü söyler, ”Hoyrat” çığırır. Eğlencenin en önemli müzik âleti davul ve zurnadır ki, ailenin durumuna göre davul ve zurnacı bazen 10 tane kadar bile olur. Bu eğlencelere yüzyıllardan beri “Toy” denir. Eğlencelerden sonra mutlaka çok güzel yemekler uzun sofralar hâlinde misafirlere ikram yapılır. Yemekten önce kurulan bir masada tutulan bir defterle gelen hediyeler kaydedilir; bu bir yardımlaşma olduğu için hediyeler genellikle nakit para veya altın olduğu gibi, ev eşyası şeklinde de olabilir. Liste tutulmasının sebebi daha sonra bu yardımlara mukabele içindir.

Damat yatsı namazından sonra ilâhiler ve dualar eşliğinde camiden alınarak evine getirilir ve hayırlı olsun merasiminden sonra misafirler dağılır. Gelin ile damadın ilk gecesine “Zifaf Gecesi” denir. Kesinlik gelin ve damat abdestlidir. İki rekat namaz kılınır ve dua yapılır. Sabahleyin kuşluk vakti yine davul ve zurna eşliğince yeni evliler uyandırılır. Kız tarafından gelen evli ve çocuklu bir akraba çarşaf kaldırır; bu durum kız tarafına büyük şeref kazandırır. Şimdilerde artık bu çarşaf geleneği Anadolu Türkmenlerinde bile kaldırılmıştır. Yeni evliler bir hafta başta kız tarafı olmak üzere yakın akrabalar tarafından yemeğe davet edilir. Bazen bu davetlere erkek tarafının ailesinden katılanlar da olur. Aşağı yukarı Kuzey Suriye’den Türkmeneli’ne doğru bütün Bayatlar aynı gelenekleri yüzyıllardan beri harfiyen uygularlar.

Ailenin teşekkülünde, kocaya “Kişi” veya şimdilerde “Bey” denir. Kişinin eşine  “Arvat” veya “Hatun” diye hitap edilir. Çok çocuk yapmak töre gereğidir. Çocuklara “Uşağ” adı verilir, çocuğu olmayan aileye  “Kör Ocak” denir. Çocuğu olan ve kalabalık ailelere şeytan girmediğine inanılır. Çocuğu olmayan kadınlar yatırlara giderler ve dualar ederek adakta bulunurlar; buna “Eht” adı verilir. Yeni doğan çocuğa ebe 7 gün müddetle bakar; artık ebe de aileden sayılır ve kendisine ata muamelesi yapılır. Doğum esnasında kadın ölürse buna “Alpardı” derler.

Türkmeneli’nde çocuklara mutlaka Türkçe ad konur. Eskiden beri İslâmi adların dışında; erkek adı olarak Birdene, Yaşar, Bektaş, Karani, Allahverdi, Kanber, Meyti, Semin, Kevser; kız adı olarak da Yeter, Şanaz, Gülsüm, Gülderen, Gülendam Pembe, Maral, Gülbahar, Armut, Yıldız, Anber Şahsenem, Sultan, Gülizar, Pambuğa, Devlet, Durdu, Gurbet, Gülçin, Alma, Mahya gibi isimler kullanılır. İster erkek ister hanım adı olsun bu isimlerin tarihi ve kültürel kıymetleri çok yüksektir.

Türkmenler arasında Anadolu’nun tersine gelin kaynana rekabetine pek rastlanmaz. Sanıyoruz ki, Anadolu’da bu âdet başka kültürlerden geçmiştir. Çünkü diğer Türk kavim ve kabilelerinde de böyle bir gelenek yoktur. Gerçi Türkülerde ve manilerde böyle konular yer almaktadır ama  bu sanki biraz sevgi alameti gibidir.

Türkmenler arasında karı koca ilişkilerinde de pek olumsuzluklar görülmez. Erkek avradına son derece saygılıdır. Bu sebeple boşanmalar da azdır. Genellikle evlikler mezara kadardır. Çocuklar dede ve nineleri tarafından çok muteber addedilir ve pek sevilir. Evi geçindirmekle erkek sorumludur. Karının kocasına diklenmesi hafif serttir ve buna “Gümürdenme” denir. Fakat böyle küçük hâdiseleri evin büyükleri katiyetle duymaz.

 Türk töresinde ölülere ne kadar kıymet verildiğini çok iyi biliyoruz. İslâm öncesi inançlarımızı tetkik edenler, özellikle “Şamanizm” üzerine son yıllarda araştırmalarını derinleştiren İrene Melikof, Micea Eliade gibi oryantalistler Türklerde “Ölü” mefhumu üzerinde önemli tespitlere ulaşmışlar ve bu kıymetlerin sosyal hayatı ziyadesiyle etkilediği sonucuna varmışlardır. Aynı gerçeği son yıllarda ülkemiz ilim adamları da hamasetten kurtularak vurgulu sosyolojik tespitlere ulaşmışlardır. Her şey bir yana sosyal tarihimizin en önemli kıymetleri olan Orhun Abideleri’nde “Oğuzlar”ın, Kaşgarlı’da da Müslüman Oğuz anlamına gelen “Türkmen” deyiminin ne derece üzerinde durulduğunu açık görürüz. ”Oğuz “veya “Türkmen” oluşumunun Türk Irkının direği olduğu ileriki altın yıllarda yaşanarak görülmüştür.


Bahis konusu belli bir medeniyet coşkusu yaratmış olan Irak Türkmenleri olunca, ölülerine Türklüğün zuhurundan beri değişmeyen olağanüstü kıymet verdiklerini söylemeliyiz. Her ne şekilde olursa olsun ölümlerdeki kalabalık ve tören adabı dolayısıyla düğünlerden daha izdihamlıdır. Bir evde ölüm olduğu zaman hemen kadınlar bağrışmaya başlar; bu iş tamamen ağlamalardan ibarettir ve kafiyeli yakarışlar dizelenir. Bu Türklerde çok eski bir gelenektir. Buna Türkmeneli’nde “Fizzah” derler ve dolayısıyla ölü evini hiç yalnız bırakmazlar. Dini vecibeler yakınları ve komşuları tarafından yerine getirilir ve ölü evine hiçbir külfet yüklenmez. Sabun, kefen, koku, lif, ısıtma kabı ile oduna kadar bunlar sağlar, mezarı bile onlar kazdırtırlar. Yıkanıp kefen giydirildikten sonra artık iş bitmiş sayılır. Yıkama işlemi genellikle evlerin avlularında ağaç, sofa, çardak gibi etrafı tamamen kapatılmış yerlerde yapılır. Başı bağlanmadan evvel yakınları son defa cenazeyi görür. Daha sonra genellikle mezarlık kapısında bulunan musalla taşına konan cenazenin namazı eda edilir ve cemaatle yüksek sesle helalleşme yapılır. Sıra defin işine geldiği vakit cemaat halinde salavatı şerif ve tekbir sesleri arasında her adımda tabut taşıyıcısı değişen bir yardımlaşma ve saygı ortamında mezarlığa götürülür. Cenaze toprağa Kur’an edası ile indirilir ve hemen hemen gücü yeten herkes toprak atar. Defin bittikten sonra mezar üstüne başta murt olmak üzere güzel kokulu bitkiler konur ve çiçekler dikilir. Ağaç dikim zamanı da, mezar başına bir selvi ekmek adettendir. Mezarlık çıkışında taziye meclisi durur ve önlerinde uzun taziye kuyrukları oluşur. Taziyeye evde de devam edilir ve her akşam Kur’an okunur. Bu iş yedi gün devam eder; bu zaman içinde cenaze evi yemek pişirmez, yemekler komşulardan sinilerle getirilir. Taziyeye gidilmemesine çok gücenilir. Ölümün kırkıncı günü mevlit okutulur ve dualar edilerek cenaze evi tarafından yemek ikram edilir. Bayramlardan bir gün önce mezar ziyareti şarttır. Bu günde mezarlık adeta maşer gününe dönüşür ve Kur’an edası gökleri inletir.

Ölen evlenmemiş genç erkek ise “Ergen öldü”, genç kız ise “Namrat öldü” yani “namurat”, muradına eremedi derler. Genç ölenler için bir de “Şıvan” denilen tören yapılır. Bu törenler çok dramatiktir. Kadınlar bir halka teşkil ederler ve yönetici olan kadın, yerden yüksek bir oturak üzerine çıkarak ölünün meziyetlerini anlatır. Bu esnada halkada bulunan kadınlardan ikisi bir tarafa, diğer ikisi de öteki tarafa doğru saçlarını yolar ve göğüslerine vururlar. Bu esnada herkes ağlar. Döğünme işi epeyce sürer.

Başta Bayatlar olmak üzere hemen hemen bütün Türkmenlerde ölü gelenekleri üç aşağı beş yukarı aynıdır. Küçük farklılıklar olmasına rağmen aynı töreleri bütün Türk dünyasına teşmil edebiliriz. Adetleri sağlam bir gözle tetkik edersek bunların birçoğunun İslâmi dönemle ilgisinin bulunmadığı görürüz. Özellik ölüm olaylarında cemiyette görülen yardımlaşma hemen hemen hiçbir milletin kültüründe yoktur. Yakılan ağıtlar ”Şaman çığırışı” farklı olmadığı için insanlar bu işi adeta büyülenmiş bir şuurla yaparlar. Bu şuur hemen hemen cemiyetin bütün uzuvlarına intikal ederek sosyal hayatın hemen hemen kendisi olur. Bu sebeple bu gelenekleri hafife almamak lâzımdır. Komşu Araplarda böyle geleneklere rastlanmaz. Batıda ise hemen hemen hiç yoktur. Dini olmayan bu gelenekler, hâlen Müslüman olmayan Türklerde de az farklarla sürmektedir. Yazılı kaynaklarımız ve destanlarımızda bu gelenekleri gayet canlı olarak görürüz.

Geleneklerin Türkmenlerin sosyal hayatında çok büyük önemi vardır. Çocuklar büyüklerine olduğu kadar arkadaşlarına da çok saygılı davranırlar. Töreler içinde toplumda öyle bir kaynamışlık sezilir ki, çocuklara çocuk gözü ile bakmaya kıyamazsınız. Gençler de kendi aralarında ve büyüklerine karşı vafalıdırlar. Genç erkekler mahalle kızlarını kardeşleri gözü ile görürler. Kadınlar kendi aralarında ancak evlerde bir araya gelirken erkekler cami avluları ve kahvelerde görüşürler. Evlerdeki misafir odalarında, bugün Özbekistan’da çok yaygın olduğu şekilde,  kuru yiyecekler daima ikrama hazır olarak bekler. Bunlar genellikle kuruyemiş türleri ve hamur işi pasta ile çöreklerden meydana gelir. Misafirliklerde daima Zaloğlu Rüstem, Battal Gazi, Yusuf ile Züleyha okunur.

Türkmeneli’nde bayramlar da çok önemlidir. Çocuklara mutlaka yeni elbiseler giydirilir. Evlerde ikram için tatlı ağırlıklı yiyecekler hazırlanır. Az çok yetişmiş çocuklar bile, herkes Bayram Namazı’na gider. Bayramlaşma namazdan sonra cami avlusunda  başlar ve evlerde devam eder. Ev ziyaretlerinde “Bayram Aşı” denilen etli bir yemek ile bir sulu yemek ikramı şarttır. Türkmeneli’nde başta hoyrat olmak üzere musikiyi her alanda görürsünüz, bayram alanlarında mutlaka davul-zurna vardır; Türkmen bunlarsız katiyetle yaşayamaz. Bayramın diğer günlerinde kutsal mekânları ziyaret başlar ve bu iş de bayramın son gününe kadar ata ziyaretleri ile devam eder.

Irak Türkmenleri içerisinde yoksul kişiye ender rastlanır. Çok çalışkan insanlardır. Ziraat ve hayvancılık geleneksel geçim vasıtalarıdır. Hemen hemen bütün sebze ve meyveler ile hububatın tarımı yapılır, bir katır boş alan bırakılmaz. Herkes mal ve mülk sahibi, oturmuş bir cemiyettir. Halkın bir bölümü dokumacılık, demircilik, küzecilik, çinicilik, marangozluk, dericilik gibi sanatlarla uğraşırlar.

Türkmeneli’nin her tarafından petrol fışkırır. Özellikle Kerkük, Hanakin, Telafer, Anzala’da petrol kuyuları çok verimlidir. İlk petrol Kerkük’te Osmanlı devrinde “Baba Gürgür” denilen yerde keşfedilmiştir. Bu isim çocukların verdiği bir addır. Hatta İngiliz askerleri, bu civardaki bembeyaz bir yağ tabakası şeklinde bataklık olmuş yerlerde “vazelin”i keşfetmişlerdir. Yüz yıldan beri Türkmeneli’nin başına örülen çorap hep bu petrol yüzünden olmuştur; hâlâ da bütün baskıların sebepleri onunla ilgilidir.

Eğitim:
Abbasilerin Selçuklulu dönemlerinde Türkmenlere çok değer verildiğini daha evvel ifade etmiştik. Fakat maalesef eğitim sadece Bağdat ve Basra’da kalmış, buralardaki eğitim kurumlarında Araplar ve farslar kadar olmasa bile bir miktar Türkmen âlim yetişmiştir. Fakat zamanla Bağdat taşrası durumunda olan Türkmeneli tam Anadolu gibi kendi kaderiyle baş başa bırakılmıştır. Bu sebeple bugün en önemli kent olan Kerkük’te bile eskiden kalan eğitim müessesesi hiç yoktur. Gerek Selçuklu ve gerekse Atabeyler ile Osmanlı zamanında bizim devlet anlayışımızın kendi insanından korkması gibi garip bir düşünce sebebiyle tarih içinde maalesef Irak Türkmenleri eğitimsiz bırakılmış ve toprağa yapıştırılmıştır.

Osmanlı devrinde Arapların yoğun olduğu Bağdat ve Basra’da Medrese ve Rüştiye gibi önemli eğitim kurumları açıldığı halde Türkmeneli’nin eğitimine hiç önem verilmemiştir. Süleymaniye gibi halkı Kürt olan şehirlerde Askeri Rüştiye bulunurken Erbil ve Kerkük’te ilk mektepten başka okul açılmamıştır. İkinci Meşrutiyet’ten sonra  Mutasarrıf Avnullah Kazimi Kerkük’te bir sanat okulu ile 5 sınıflı  bir idadi açılmış, 1912’de Musul valisi Süleyman Nazif bu okulu  Sultani’ye çevirmiş ise de  İngiliz işgali bu okulu da kökünden kapatmıştır.

Osmanlı’nın son döneminde aydınlar ve bilhassa askeri bürokrasi birini derecede Araplardan ikinci derecede de Kürtlerden çıkmıştır. Bu sebeple 1.Cihan Savaşı’nda Barzani ailesinde olduğu gibi bilhassa Süleymaniye Rüştiyesinde yetişen ve harp okuluna giren askeri bürokrasi Türk ordusunu arkadan vururken, Araplar da Arap Milliyetçilerinin arkasına takılarak devlet kurma peşine düşmüşlerdir. İngilizler devrinde Nuri el-Said ve benzerleri Türk payesine sahip oldukları halde yanlarına aldıkları aynı durumdaki Kürtlerle hükümet kurmuş ve Türkmenleri tamamen dışlamışlardır. Türkmen subay ve erat ise Mustafa Kemal’in arkasında Milli Mücadele saflarını tercih etmiş ve en az Anadolu insanı kadar şehit vermişlerdir.

Türkmen çocukları, Türk devrinde elbette Anadolu’da olduğu gibi mahalle mekteplerinde, camilerde ve kısmen de medreselerde eğitiliyorlardı. Bu tamamen denetimi az eğitim, genel olarak dini bilgilere yönelikti. Herkes gayet mükemmel tarzda Kur’an okuyabiliyordu. Türkmenlerde olan genel özelliklerden, dillerine çok bağlılıkları sebebiyle öğrendiklerini cemiyete aktarabiliyorlardı ve bu iş tamamen temiz ver arı Türkçe ile yapılıyordu. İkinci lisan Arapça, dini tedris dili olduğu için Kur’an’ın manasını anlıyorlardı zaten Mevlid ve ilmihaller ile milli-dini destanlar, Fuzuli, Gülistan tamamen Türkçe idi.

Türkmeneli’nde musiki eğitimi aileden gelir. Aşağı yukarı bütün Türkmen kızları ve erkekleri yanık sesleri ile Hoyrat çekerler. Aynı zamanda başta saz olmak üzere herkes müzik aleti çalmasını bilir. Sanırım ki davulculuk-zurnacılık işlerini aptal denen Çingeneler yapar. Ah o aptalların davulu ve zurnası var ya Bayat’ın kemiklerini bile titretir. Halk oyunlarında ve folklorda davul-zurna esastır; aptalın dışında Türkmen’in ruhunu kimse yakalayamaz. Bunlara özellikle düğünlerde bol para verirler.

Manda döneminde İngiliz idaresinin Türklere karşı davranışlarını çok iyi bildiğimizden Türkmenlerin hiçbir şekilde eğitim müesseselerine sokulmadıklarını peşinen söylemeliyiz. Bu sebeple o yıllarda okumak için Türkiye’ye yüzlerce Türkmen genci gelmiş; bunlara Cumhuriyet idareleri azami kıymeti vererek okumalarını ve yetişmelerini sağlamıştır. Irak’ın bağımsız krallık olduğu dönemde ise Araplar ve Kürtler, kendi lisanları ile eğitim yaparken Türkmenlere bu tabii hak tanınmamış ve zorla eğitim dili Arapça olarak uygulanmıştır. Bu sebeple Türkmenlere açık bir jenosit uygulanmış ve Araplaşmaları yönünde teşvikler bile verilmiştir. Bunun için bu zaman içerisinde Erbil’in büyük kısmı kendiliğinden Kürtleşti. 14 Temmuz İhtilali’nden sonra ise Türkmeneli’ndeki bütün okullara Arap, Kürt ve Nesturi öğretmenler tayin edilmiştir. 1935 yılında Kerkük Ortaokulu’nda okuyan dava adamı Av. Enver Yakuboğlu hatıralarında ”Abdüllehad Sersem, Naum Miha Bebluk, Fuat Kandale, İbrahim Fettuhi, Yakup İsko, Yusuf Hilanto gibi Nesturi hocaların dışında iki Arap bir de Kürt hocamız vardı.” diyor. İşte Türkmenlerin eğitimi bundan ibaretti ki daha sonraki İhtilal hükümetleri de aynı yoldan gitmişlerdir.
Baas partisi iktidarında çıkarılan bir kararname ile Türkmenlere anadilde eğitim, Türk Edebiyatçılar için serbestlik, Kültür Bakanlığı’nda bir Türkmen Müdürlüğü, bir haftalık biri aylık gazete ve dergi, Kerkük TV’de Türkçe yayın gibi haklar tanındı ise de bunlara hiçbir zaman uyulmamıştır.

Basın Yayın:
Türkmeneli’nin külliyetli nüfus barındıran Kerkük, Erbil, Telafer, Hanakin gibi iyice şehirleşmiş ve kültür seviyesi yüksek şehirlerinde edebiyatla başlayan yayın hayatı, İstanbul’a tam bir paralellik arz eder. Yeni Osmanlılar ve Serveti Fünûn edebiyatı  doğrultusunda  Kerkük’te ilk çıkan gazete Havadis adını taşımakta olup 1877’de Veli Fevzi Paşa tarafından kurulmuştur. Bu gazete 1909 yıllarında Kerkük eşrafından Zeki- Ahmed Medeni kardeşler yönetimine geçmiş, Cihan Savaşı ortamında ise Seyyid Mahmud Bey idaresinde Kevkep Maarif adlı bir 10 günlük bir gazete ile yine Medeni Kardeşler tarafından Maarif adlı ayrıca bir dergi daha yayımlanmıştır. İngilizler devrinde Teceddüd gazetesi bir hayli hizmet etmiş, ancak sık sık sahip ve sorumluları cezalandırıldığı halde 40 yıldan fazla yayın hayatını sürdürmüştür. Bunların dışında iki ileri bir geri Kerkük, İleri, Afak, Bağdat’ta Yeni Irak, Beşir gibi, süreli yayınlar çıkarılmıştır. Bizim gönüllerimizde yer eden “kardaşlık” ise 1961 yılında yayına başlamış ve aralıklarla günümüze kadar devam etmiştir. Böylece 50 yıldan beri Irak’ta Türkmen davası  düşe kalka da olsa “Kardaşlık” ile özdeşleşmiştir. Türkmeneli’nde tutsaklık devrinde yine de Ahmet Medeni, Hıdır Lütfi, Molla Sabir, Yakubzade Cemil, Şakir Sabit, Ata  Terzibaşı, Abdülhakim Rejioğlu, Rıfat Yolcu, R. Kazım, Mehmet Hurşit Dakuklu, Ali Maruf, Şakir Sabir Ziraatçı, Erşat Hürmüzlü gibi önemli milliyetçi aydınlar yetişmiştir. Bunların çoğunun ocağı “Kardaşlık” dergisidir.

Edebiyat:
Irak Türkmenleri’nin tamamı  gelişmiş ve  medenî edebiyat Türkçesi’ni konuşurlar. Onların konuşmalarını bütün Türkler rahatlıkla anlar. Araplarla iç-içe olmalarına rağmen dillerinde Arapça kelimeler azlığına hayret etmemek mümkün değildir. Konuştukları Türkçe, tamamen Azerbaycan Türkçesinde olduğu gibi “Bayat Ağzı”dır. Bu gerçeği musiki ve diğer kültür ürünlerinde de görebiliriz. Anadolu’da ağır “Osmanlıca” gibi ağdalı Türkçe ile Cumhuriyet devrinde yapışılan “Uyduruk” kelime hastalıkları onlarda yoktur. Çünkü Türkmen kültürü ve dil yapısı “Uydurukça” gibi sun’i, ”Osmanlıca” gibi Arapça-Farsça kelimeleri taşımaya lüzum göstermeyecek kadar bir medeniyet seviyesindedir. Bu Türkmen Türkçesi ile ilim yapmak, sosyoloji ve “Şiir” çalışmak çok kolaydır. Belli bir coğrafya lisanı olarak  “Çağatayca”nın içine düştüğü yabancı aksanlı “Özbekçe” gibi değildir. Bu sebeple Özbekler, hâlâ devlet sisteminde Rusçaya bağlıdırlar. Komşu Kürtler,  başta Rus âlimleri olmak üzere dünyanın çabalarına rağmen hâlâ bir edebiyat dili  ve oluşan devlete  modern ıstılahlara cevap verecek bir lisan yaratamadıkları halde, Türkmen şivesi bunların çok üzerinde ve her şeye müsait ağırlıktadır.
Irak Türkmenleri’nde edebiyat denildiği zaman akla ilk gelen ve dünya çapında şöhreti olan Fuzuli’dir. 1495 yılında Kerkük’te doğan Fuzuli’nin Bağdatlı olduğu söylenirse de, Türkçe divanında burayı “Dıyar-ı Gurbet” diye nitelendirmesi onun buralı olmadığını ispata yeterlidir. Hayatı Kerkük, Bağdat, Hille, Necef ve Kerbelâ’da geçmiştir. Farsça divan oluşturacak kadar bu lisana hakim olması elbette devrinin büyük ustası olduğunu ortaya koymaktadır. Fuzuli’nin tartışılmayan tek yönü Türkmen olmasıdır. Akkoyunlular devrinde o zaman Irak-ı Arap denen bölgenin bugün orta yerinde bulunan Türkmeneli’nde halen yoğun olarak yaşayan “Bayat “boyundandır. Eski kaynaklarda “Tatar” menşeli olduğu kaydedilirse de, bu  “Türk” anlamındadır. Fuzuli onun mahlası olup hep bununla adlandırılmıştır.

Fuzuli bizim Türkçede anladığımız boş işlerle uğraşan kişi anlamında olmayıp “Üstün, Erdemli” anlamına gelmektedir. Fuzuli Farsça divanının önsözünde, ”Şiire başlarken günlerce bir mahlas almak yolunda düşündüm. Seçtiğim mahlasa bir müddet sonra bir ortak çıktığı için bir başka mahlas alıyordum. Nihayet benden önce gelen şairlerin ibareleri değil mahlasları kapıştıklarını anladım. Karışıklığı ortadan kaldırmak üzere Fuzuli mahlasını seçtim. Bu adı kimsenin sevmeyeceğini ve bu sebeple almayacağını tahmin ettiğim için adaşlık endişesinden kurtuldum. Ayrıca ben, Allah'ın inayetiyle bütün ilim ve fenleri nefsinde toplamış bir insan olarak geçiniyordum. Mahlasım bu amacı da içine alır.” sözleri ile mahlasına açıklık getirmektedir.

Büyük Türkmen şairinin babası, bugün de Türkmenlerin yaşadığı Hille müftüsü olması sebebiyle, ilk eğitimini ondan almıştır. Daha sonra Rahmetullah adlı bir hocanın eğitimine verildiği ve onun kızına aşık olduğu ve ilhamla şiir yazmaya başladığı bir rivayeti de vardır. Fakat esas edebiyat zevkini Azerî Habibi’den almıştır. Fuzuli Şah İsmail’in 1508 yılında Bağdat’ı fethini yaşamış, şiirlerinde ona hayranlık ifâde etmiştir. Safevi idarecileri ile çok yakın ilişkileri olan Fuzuli’nin edebî kişiliğine bakılacak olursa onlara çok ısınamadığı görülür. Lâkin Onun Şiî veya Sünnî olduğu hakkında birçok iddialar varsa da, Köprülü “İmamiye Şiası”, dolayısıyla “Türkmen Şia”sına mensubiyetini hararetle müdafaa etmiş, buna karşılık A. Gölpınarlı eserlerinden aldığı sağlam delillerle onun Sünniliğini ispata çalışmıştır. Kanuni Süleyman 1534 yılında Bağdat’ı fethettikten sonra onun artık bir Osmanlı olduğu gerçeğinden hareketle bugünkü edebî kişiliğini ortaya koyduğu ve kendisine tahsisat bağlandığını biliyoruz.

Fuzuli’nin modern çalışmalarda,  ”Fuzuli’yi Türk edebiyatının en büyük simalarından biri yapan husus samimiyeti, coşkunluğu, sadeliği, duyarlılığı ve ifade kudretidir. Fuzuli aşkı, ıstırabı, dünyevi zevk ve zenginliklerin boşluğunu ve hiç kimsenin pençesinden kurtulamayacağı ölüm düşüncesini olağanüstü bir lirizm ve sanat gücüyle ifade etmiştir.” şeklindeki tespitler onun büyüklüğünü ortaya koymuştur. Bu sebeple Fuzuli’nin hayatında Türk Dünyası ile kâmilen İslâm dünyasında yeterince tanındığı ve günümüzde dünya ölçeğinde bir şöhrete sahip olduğu hususunun bir daha altını çizmeliyiz.

Şüphesiz ki Fuzuli’yi  doğuran bereketli  Türkmeneli toprakları; Nevres Kadîm, Esat Kasimî, Örfî, Sâfî, Muhittin Kabil, Müftî, Âli, Gulami, Hâki, Tisin'li Rauf, Mehmet Rasih, Rauf Görkem, Sadullah Müftü, Esât Naiboğlu, Nâzım Refik, Mehmet Sadık, Dede Hicri, Reşit Akif, Hıdır Lütfü, Ömer Fevzi, Sait Besim, Mehmet İzzet Hattat, İzzettin Abdi, Salâh Nevres, Nesrin Erbil, Hasan Görem, Osman Mazlum, Mustafa Gökkaya, Felekoğlu ve daha birçok şairler yetiştirmişlerdir. Yakın zamanımızda ise “Kardaşlık-Türk Kültürü” gibi dergiler karıştırılırsa daha nice şair ve nesir ustası şahsiyetler bulabiliriz.

Folklor:
Zamanımızda yanlış olarak sâdece halk oyunlarının “Folklor” olduğu sanılır; hâlbuki “Folklor” halk bilimi veya “Halkın Ruhu” demektir. Bu yönü ile mutlaka halk sosyolojisi içerisinde mütalaa edilmelidir. Bir millet veya toplumun değişik coğrafyasında yaşayan halkların sözlü edebiyatları, gelenekleri, töreleri, inançları, mutfağı, müziği, oyunları, halk hekimliği gibi kültür ürünlerini içine almaktadır. Dolayısıyla millet denen devasa gövde içerisinde yaşayan halkların birbirleriyle ilişkilerini, farklılıklarını, yayılım ve değişimlerini inceleyerek büyük kültürü belirleyen kaynakları tespit ve örtüştürecek yasaları yaratmak folklorun gayesidir. Türkmen Sosyolojisi başlığı altında incelediğimiz bütün bu ögeleri oluşturan halk kültür resimlerini kısa kısa gözden geçirdik. Şimdi ise Irak Türkmenleri için hayati önem arz eden “Hoyratlar” üzerinde bir parça geniş izahatta bulunacağız:

Hoyrat”  Anadolu Türklerindeki “Mani”nin karşılığıdır. Azerbaycan’da ise bu sözlü halk ezgilerine “Bayati” denmektedir. ”Bayati” zaten Bayat ezgisi anlamındadır ki, Azerbaycan ve Türkmeneli’nde genellikle Bayat kültür unsurları hâkim olduğundan, aralarında çok fark yoktur. Anadolu Manileri belki daha şehirleşmiş etkilerle biraz farklıdır. Bu sebeple Anadolu Manileri Türkmeneli ve Azerbaycan’da fazla kullanılmazken, Bayatî ve Hoyrat Türkiye’de zevkle dinlenmektedir. Mani-Bayati ve Hoyratlar hece vezni ve dörtlükler şeklindedir. Başta Kerkük olmak büyük ölçüde Irak Türkmenleri duygularını Hoyratla ifade ederler. Tamamen halk Edebiyatı ürünü olan “Hoyratlar” sevinç, keder, aşk, cesaret, kahramanlık, mertlik, soy ve boy sevgisini konu edinirler. Vatan sevgisi ve hasreti, siyasi hicviyeler de Hoyratlarda mevzuu teşkil edebilir. Halk gönlünden ne geçerse kafiye dökerek bir Hoyrat ortaya koyar.

 

Ali Bademci

Kay:www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi89049-Irak_Turkmenleri_3.html

Yorumlar


CAN TÜRKMENLER
TÜRKMENLER kan ve gözyaşının tarihidir.Osmanlı mirasıdır selçuklu torunlarıdır Atatük çok mücadele etmesine rağmen bizdne koparılan bir parçadır.Bugün ırak pkk ışıd arasnda kalmış sürülen ölen bezdirilen sahipsiz bir halk olmuşlardır.Birlik ve beraberlik dliyorum Büyük Amirli Direnişi ,Beşir zaferiyle Daha aydınlık günler gelecek Türkiye çok daha fazla sahip çıkmalıTarih: 14.03.2015 Yazar: sevda
Etiketler: Türkmenler,Irak