Web Tasarım Ankara

 "ÜÇ HİLAL" DÜNYA HAKİMİYET TEORİSİ              

 

TÜRKİYE YENİ BİR MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLABİLİR 

 2023 yılında nasıl bir Türkiye?

 

 Bilindiği gibi 2023 yılı, binlerce yıllık Türk Devleti’nin cumhuriyet rejimi ile yönetilmeye başlanmasının 100. yıl dönümüdür.  2023 yılında, her Türk vatandaşının üzerinde yaşamaktan mutlu ve gururlu olduğu, geleceğe umutla bakabildiği, milletleşme sürecini olgunlaştırmış, devlet-millet bütünleşmesini geliştirmiş, millî “bekâ”sını sağlamlaştırmış, millî ve dinî değerlerini cumhuriyet ve demokrasi değerleriyle uzlaştırmış, ekonomik ve siyasal bağımsızlığını güçlendirmiş, bölgesinde etkin, dünyada saygın bir Türkiye öngörüsü her milliyetçinin özlemidir. Böyle bir Türkiye’nin hem bölgesel hem de küresel barış ve istikrara da ciddî ölçüde katkıda bulunacağı açıktır.

 

Diğer taraftan böyle bir Türkiye’nin 2023 yılında gökten zembille inmeyeceğini, geleceğin “dün” temelinin üzerine bugün ekleyeceklerimizle kurulmakta olduğunu da ortadadır. “Dün”ümüzde derin izleri olan temel kök değerlerimizin sunduğu potansiyellerimiz, coğrafyamızın sağladığı eşsiz avantajlar ve Türk milletinin yüksek seviyeli dinamizmi, içinde bulunduğumuz bütün olumsuzluklara rağmen, bize geleceğe umutla bakma imkânı ve heyecanı veriyor. Şüphesiz ki; “Gelecek bir tasarımdır” .

 

Denilebilir ki, herhangi bir konuda “tasarım”ın olabilmesi için her şeyden önce, o konuda bir “tasa”nın oluşması gerekir. Tasa ise büyük bir aşkla sevilen bir “değer”in, tehlikelerden korunması, varlığını en iyi şartlarda sürdürmesi için hissedilir. Yâni aşk ve sevgi tasayı, tasa tasavvuru, tasavvur tasarımı, tasarım teşebbüsü (4T), yâni icraatı harekete geçirir. Türk milliyetçilerine göre bu coğrafyada uğrunda tasalanıp tasarım yapılacak, yaşatılıp yüceltilecek tek temel “değer” Türk milletinin bizzat kendisidir. Çünkü Türk milleti insanlığın kalbidir, Alev Alatlı’nın deyişiyle “Türk milleti gezegenimizin kıyamet sigortası”dır.

 

Bu açıdan bakıldığında elbette ki Türk milletinin sevenleri vardır ve onlar da boş durmuyor, çalışıyorlar. Geleceğin güçlü Türkiye’sini inşa etmek için.

 

 Dünya Kıyamete Koşuyor Gibi Görünüyor

 

Tarihin her döneminde insanlar yaşadıkları zaman diliminde kendi dünyalarını genellikle gittikçe kötüleşen, hatta kıyamete yakınlaşan bir dünya olarak değerlendirmişlerdir. Genellikle geçmiş veya gelecek hep daha iyi olarak algılanagelmiştir. Bunun en önemli sebebi, o anı yaşayan kişinin rekabete dayanan hayat oyununun bizzat içinde olması, olsa gerek. Diğer zamanlarda oyunu tribünden seyreden aynı kişi için hayat daha çok, zevkli bir seyir de olabilmekte.

 

Bu çerçeveden baktığımızda, içinde yaşadığımız zaman diliminde, dünyamız gerçekten hızla âdeta kıyamete doğru koşuyor gözükmektedir. Hatta bu konularda çok sayıda kıyamet senaryosu üretilmekte, bu alandaki çalışmalar da azımsanmayacak sayıda insanı etkilemektedir.

 

Gerçekten de çağımız, bilim ve teknolojide baş döndürücü gelişmelerin yaşandığı, hayatın bazı alanlardaki ritminin ışık hızına yaklaştığı, sarsıcı ve ürkütücü bir çağdır. Aklın başrolü oynadığı madde planındaki hızlı gelişme ile temel insanî değerleri besleyen gönlün başrolü oynadığı mânevî plandaki gerileme arasında oluşan büyük basınç farkları, yaşanan sarsıntıları yüksek ölçekli toplumsal depremlere dönüştürmeye başladı. Bu da çağımız insanını dünyamızın sosyal ve fizikî geleceğiyle ilgili derin endişelere, hatta şoklara sokmaktadır. Bu açıdan baktığımda  2023 yılındaki dünyamız için bir kötü, bir de iyi senaryo iafade edliebilir:

 

. Kötü senaryo şudur: İnsanlık sonsuz âlemler sistematiği içindeki gerçek koordinatlarını bilmek konusunda, yâni kendini tanıma konusunda, mevcut cehaletinde ısrar eder, haddi aşarak egosunu şişirme “terbiyesizliğini” affedilmez aşamaya yükseltir ve sonunda kendi eseri olan iklimsel ve nükleer patlamalarla “büyük hüsranı” yaşar. Böyle bir durumda kötülerin yanında iyiler, kuruların içinde yaşlar da yanar.

 

İyi senaryoya gelince… Kötü senaryodaki gelişmelerin zıddı oluşur. İnsanlık kendini ve haddini bilme konusunda başarılı adımlar atar. İnsanî değerlerini besleyen mânevî kanallarını sonuna kadar açar, “sevgiye, barışa ve hayra yönelik iş yapmaya başlar”, bunu bireysellikten toplumsallığa, ulusallıktan küreselliğe doğru genişletir. Böyle bir durumda hüsran gider huzur gelir. Zamanla “kendi için istediğini başkası için de isteyen” bir insanlık ailesi kurulur. Kıyamet böyle bir dünyadan elbette çok uzakta olur.

 

Türk milliteçileri olarak 2023 yılının, ikinci senaryonun birinci senaryoyu burun farkıyla da olsa geçeceği bir dönüm noktası olacağına, insanlığın bu yarışta en büyük desteği ve katkıyı Türk milletinden alacağına inanıyoruz.

 

 Milletler Mücadelesi Acımasızca Sürüyor

 

  Bilindiği gibi insanlık tarihi milletler mücadelesinin oluşturduğu dinamiklere göre şekillenir, tarih ve coğrafya ise milletlerin kaderini belirleyen önemli etkenlerin başında gelir. Bu tespit, bizim gibi yeryüzünün en köklü, en dinamik milleti için, yâni büyük Türk milleti için, çok daha belirgin ve çok daha etkin bir gerçekliği ifâde eder.

 

Tarihin her döneminde ilâhî bir misyonla yüklenmiş bir “kutlu millet” olarak tarif edilen  Türk milletinin yeryüzünde bir şekilde girip çıkmadığı ne bir ülke, ne bir medeniyet, ne de bir kültür dairesi vardır. Asya’dan Avrupa’ya hatta Amerika’ya, Sibirya’nın dondurucu soğuk tundralarından Afrika’nın yakıcı sıcak çöllerine kadar etkileşime girmediğimiz insan topluluğu âdeta yok gibidir. “Dünya tarihinden Türkleri çıkarırsanız, hiçbir millet kendi tarihini yazamaz” tespiti bilim ilerledikçe, artık bütün tarihçilerin ortak söylemi hâline gelmiştir. Böyle bir milletin doğal olarak dostu az, düşmanı çok, sorunları derin, potansiyelleri yüksek olacaktır. Sözgelimi Türk milletinin dünya hâkimiyet sürecinin son dalgasını oluşturan Osmanlı-Türk İmparatorluğu’nun yıkıntıları arasından bugün 40’dan fazla BM üyesi bağımsız devlet kurulmuştur. Yaşadığımız sorunların önemli tetikleyici unsurları arasında dünden bugüne aktarılan acı tatlı tarihî hatıralar ve doğal coğrafî düzensizlikler önemli yer tutmaktadır. Ermeni sorunu, Ege sorunu, Kıbrıs sorunu, Kerkük sorunu, bölücü terör sorunu gibi…

 

Türkiye’nin bugün yaşadığı, muhtemelen yarınlarda da yaşayacağı birçok sorun, bu tarihî arka plan ve üzerinde yaşadığı coğrafya göz önüne alınmadan gerektiği gibi ne anlaşılabilir ne de çözülebilir. Ancak tek cümleyle ifâde edecek olursak en önemli sorunumuz; bu tarih ve bu coğrafyanın ve bu çağın gerekli kıldığı maddî ve mânevî gücü üretemeyişimizdir. Bilindiği gibi, zayıf olan bünyede en sıradan mikroplar bile ciddî sorunlar çıkarabilir.

 

Niçin yeterli gücü üretemiyoruz?

 

Çünkü insanımızı, aklını ve gönlünü verimli çalıştıracak düzeyde iyi eğitemiyoruz. Yâni bütün sorunlarımızın anası eğitimsizliktir. Ekonomide, siyasette, devlet yönetiminde, kültürde, askerî sahada, uluslararası ilişkilerde yaşadığımız ve yaşayacağımız bütün sorunların kaynağında insan eğitimindeki yetersizliğimiz yatmaktadır. Bu yetersizliğimiz bahsedilen tarihimizle ve coğrafyamızla birleşince sorunlarımız bazen içinden çıkılmaz hâle gelebilmektedir.

 

Bu sorunlardan birisi de hiç şüphesiz bölücülük tehlikesidir. Bu tehlikenin yakıcı etkisi, emperyalizmin körüklemesiyle milletimizde bir bekâ sendromu oluşturmaya başlamıştır. Bu sorunu bu milletin, yakında demokrasi içerisinde Milliyetçi Hareket Partisi'ni Tek Başına İktidara getirerek - mevcut çözüm önerilerinin dışında- ayrıştırmaya değil kaynaştırmaya matuf şekilde çözeceğine inanmak için olgunlaşmış yeterli sebebler mevcuttur.

 

Yarının Dünyasında Türkiye ve Dünya

 

 3 Hilal Hakimiyet Teorisi

 

Yukarıda sorunlarımız konusunda ifâde ettiğimiz tarih ve coğrafyamız aynı zamanda bizim doğal potansiyellerimizdir ve yeterli güce kavuştuğumuzda elbette harekete geçecektir. Zaten bu alanlarda etkinlik açılımımız da başlamıştır.

 

Türkiye’nin yarınlarda büyük devlet olması için sahip olduğu coğrafya gibi değişmeyen ve sosyal, ekonomik, kültürel değerler gibi değişen yüksek seviyeli potansiyelleri vardır. Bu değerler Türkiye’ye jeopolitik ve jeostratejik imkânlar ve üstünlükler sağlamaktadır. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz: Türkiye Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının kesişme noktasında bulunan hem doğulu hem batılı, hem güneyli hem kuzeyli ve Türk Dünyası’nın bir parçası olan bir ülkedir. Kara hâkimiyet teorisinin sahibi Halford Mackinder’in tabiriyle söylersek, bu anlamıyla Anadolu dünyanın gerçek “Kalpgâh”ıdır ve bu kalpgâh Malazgirt ile İstanbul arasındaki “öz hilâl” tarafından korunur. Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar “İç Hilâl”i; Batı Avrupa, Orta Afrika, İran, Afganistan ve Türk Dünyası “Dış Hilâl”i oluşturur (3 Hilal). Bu çerçeveden baktığımızda şu tezi ileri sürebiliriz: Öz hilâlin koruduğu “kalpgâh”a, yâni Anadolu’ya hükmeden güçlü bir millet iç hilâli kontrol eder, iç hilâli kontrol eden dış hilâli, dış hilâli kontrol eden de bütün dünyayı kontrol eder. Tarih bize bu tezin doğruluğunu birçok defa ispat etmiştir. Son örnek Osmanlı-Türk İmparatorluğu’dur.

 

Kısacası, üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyası, üzerinde yaşayan milletlere daima şu kesin ve keskin gerçeği dikte etmiştir: “Ya güçlü ol dünyayı yönet ya da tarihin mezarlığında kendine yer seç.” Bu yüzden Anadolu hem medeniyetlerin beşiğidir hem de medeniyetlerin mezarlığıdır. Türkiye durumu idare eden bugünkü ortalama pozisyonunu uzun süre sürdüremez. Tek şansımız var… Büyük ülke olmak…

 

Diğer taraftan Türkiye, günümüzün güç merkezleri olan ABD, Rusya, AB, Çin ve Japonya’nın tam merkezindedir. NATO üyesidir. Jeopolitik ve jeokültürel açıdan Rusya, Avrupa, Asya, Afrika ülkeleri ile sınır ülkedir. Balkanlar-Kafkasya-Ortadoğu’nun da tam ortasındadır. Türkiye’nin üç tarafı hem denizlerle çevrilidir hem de sıradağlarla… Bu durum Anadolu yarımadasını âdeta doğal savunmalı bir kale hâline getirmektedir. Ayrıca Türkiye, iklim ve bitki çeşitliliğine, akarsu zenginliğine, bor, krom, linyit gibi zengin madenlere, verimli ve doğal topraklara, yüksek seviyeli tarım, hayvancılık, ormancılık, balıkçılık potansiyellerine, bilgi teknolojilerini kullanmaya başlayan gelişen bir sanayiye, yüksek potansiyelli turizm ve ticaret imkânına, bilim ve teknoloji üretmeye başlayan, başarıya ve nimetlere aç, yetişmiş dinamik beyinlere ve girişimcilere sahip, nüfusu genç, önemli bir ülkedir.

 

Bilindiği gibi günümüzde milletler mücadelesi, bilgi gücüne dayalı enerji merkezli olarak acımasızca sürdürülmektedir. Enerjide büyük satranç oyunu, merkezinde Türk Dünyası’nın bulunduğu Avrasya ekseninde oynanmaktadır. Türkiye bu oyunda özellikle enerji geçiş yolu ve terminali olma potansiyeliyle ağırlık kazanmaya başlamıştır. BTC, Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı, Mavi Akım Hattı, Nabucco Hattı gibi projeler ülkemize ekonomik ve stratejik imkânlar sunmaktadır.

 

Diğer taraftan bugün dünyamız ciddî anlamda huzursuzdur. Çünkü Batı kendi aydınlanma sürecinde “aklı” yüceltti, “gönlü” öldürdü. Doğu gönlü gönendirdi, aklı âdeta hayattan kovdu. Denge bozuldu, adâlet ve merhamet hayatımızdan hızla hicret etti. Görüldüğü kadarıyla insanlığın aradığı huzur, akıl ile gönlün âhenkli ve adâletli birlikteliğindedir. İşte Doğu’nun “gönlü”ne Batı’nın “aklı”na sahip yeryüzündeki tek ülke Türkiye, tek millet Türk milletidir. Hem Avrupa’da hem Asya’da toprağı, kültürü, tarihî geçmişi olan yine sâdece Türk milletidir. Bu büyük bir potansiyel, eşsiz bir imkândır. Ayrıca, bugün Türk milletinin derin, geniş ve zengin bir insan yönetme birikimi ve köklü bir devlet ve askerlik geleneği vardır. Meselâ bizim bin yıl boyunca huzur ve barış içinde yönettiğimiz Ortadoğu’yu başkaları çok kısa zamanda kan ve kin gölüne çevirmiştir. O topraklar ve üzerinde yaşayanlar geçmişi derin bir “ah” çekerek özlemektedir… Yine Türk milleti tasavvuf kanalından sevgi ve insan merkezli İslâm anlayışının hem derin bir mirasçısı hem de samimî bir uygulayıcısıdır. Adem’in insan olmasını sağlayan kutsal kök değerlerimiz Ahmet Yesevî’den Mevlâna’ya, Yunus Emre’den Hacı Bayram-ı Veli’ye, Ebu Hanife’den Maturudî’ye, Mete’den Alparslan’a, Fatih’ten Mustafa Kemal’e binlerce akıl ve gönül sultanı tarafından taşınarak kurduğumuz devletlere, imparatorluklara ve medeniyetlere maya çalmış, güç vermiştir.

 

Şurası açıktır ki;bütün insanlık bu kutsal potansiyellerimize bugün daha çok muhtaç durumdadır. Kısacası hepimiz için “istikbal köklerdedir.”

 

Batı, Nefret Üretiyor

 

 Yarınlarda "Yeni bir dünya" elbette mümkündür. Aksine bir düşünce insanı tanımamak, insana güvenmemek anlamına gelir.

 

Esasında çeşitli renkler taşıyan insanlığın ortak malı olan tek bir “medeniyet okyanusu” vardır. Tarihin herhangi bir devrinde bir millet veya bir ümmet bu okyanusta büyük dalgalar oluşturacak gerekli gücü ürettiğinde, medeniyet okyanusunun dominant (baskın) temsilcisi hâline gelerek insanlığın önderliğini yapmakta, dışarıdan bakıldığında okyanusu tek başına o millet veya ümmet temsil ediyormuş gibi bir görüntü vermektedir. Son 200 yıldır bu görevi Batı üstlenmiştir. Batı medeniyeti, ana dinamiklerinin ürettiği enerji azaldığı için artık sönüm sürecine girmiş ve böylece dominant özelliğini kaybetmeye başlamıştır. Bu gerçeği hiç kimse “Tarihin sonuna gelindi” diyerek gizleyemez.

 

Bu noktada cevaplandırılması gereken soru şudur: Yeni bir dünya nasıl ve kimin tarafından mümkün kılınabilecektir?

 

Bir medeniyet (veya bir medeniyet ürünü) kalp (sevgi gücü), kafa (bilgi gücü), kasa (sermaye gücü), kol (kas gücü), yâni “4K” olarak formüle edilebilecek güçlerinin âhenkli birlikteliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu güçlerden hangisi dominant güç olarak diğerlerini sevk ve idare ederse, o zaman dilimine adını ve rengini verir. Bu gücü hangi millet daha yüksek seviyede üretir ve hayatın her alanında etkin kullanabilirse, o zaman dilimine kendi damgasını vurur. Meselâ kas gücünün etkin olduğu dönemler Tarım Toplumu dönemini, sermaye gücünün etkin olduğu zamanlar Sanayi Toplumu dönemini, bilgi gücünün baskın olduğu dönemler Bilgi Toplumu dönemini oluşturur. Hangi toplum bir üst aşamadaki baskın gücü yeterince üretemezse imparatorluğuyla birlikte yıkılır, arka sıralara doğru çekilir. Osmanlı-Türk İmparatorluğu kas gücünden sermaye (motor) gücüne, Rus-Sovyet İmparatorluğu sermaye gücünden bilgi gücüne sağlıklı bir geçişi gerçekleştiremedikleri için tarihin mezarlığına yuvarlandılar. Bunun yanında baskın medeniyet mücadelesinde Batı, ABD’nin liderliğinde bu güç sıçrayışlarını sağlıklı bir şekilde gerçekleştirebildiği için bugüne kadar önderliğini sürdürebildi.

 

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde ise, Batı için sırat köprüsünden geçiş süreci de başlamış oldu. Bu köprü Batı için her geçen gün kıldan ince kılıçtan keskin hâle gelmektedir. Çünkü Batı “Kafa”dan “Kalb”e, yâni bilgi gücünden sevgi gücüne geçememektedir. Batı kalbini, yâni gönlünü sanayileşmek uğruna önce çoraklaştırmış, sonra da öldürmüştür. Daha da önemlisi, modern düşüncenin inanca ilişkin yorumları insanın bütünlüğünü bozmuştur.

 

Akıl-gönül-inanç bağlantısını yok eden Batı, sevgi yerine yüksek dozajda nefret üretmekte, bu nefreti iletişim vâsıtalarıyla dalga dalga Filistin, Afganistan, Irak gibi ülkeler başta olmak üzere bütün dünyaya yaymakta, buralarda büyük tahribatlara sebep olan nefret gücü daha da güçlenerek (bumerang etkisi) ana kaynağına dönmekte; meselâ İkiz Kuleler’de patlamaktadır. Maalesef bu nefret döngüsü küresel gelir dağılımındaki korkunç adâletsizliğin azdırıcı etkisiyle genişleyerek sürmektedir.

 

İşte bu yüzden, Batı bu sırat köprüsünü geçemeyecektir. Batı’nın bütün insanlığı arkasına takarak kendisiyle birlikte (nükleer/ iklimsel) cehenneme sürüklememesi için, dahası insanlığın pozitif yöndeki gelişmesini sürdürebilmesi için başka bir dünyayı mümkün kılmalıyız. Bunun yolu da insanlığı bilgi toplumundan sevgi toplumuna geçirecek seviyede “sevgi enerjisi” üretmekten geçiyor. Görüldüğü kadarıyla bu enerjiyi üretecek potansiyele ve donanıma sahip yeryüzündeki tek millet Türk milleti, tek coğrafya da Türkiye’dir.

 

Artık insanlık, Batı kaynaklı, ego merkezli materyalist ideolojilerin (kapitalizm, komünizm, faşizm, Nazizm gibi) “yeryüzüne cenneti indirme” iddialarının boş olduğunu 500 milyondan fazla kurban vererek öğrenmiş bulunmaktadır. Bu yüzden dayanışmacı, insana Yunus gibi bakan, yâni Yaratan’dan dolayı bir değer veren, ihtiyacından fazlasını tüketmenin kendini ve dünyayı tüketmek anlamına geldiğini kavrayan yeni bir insanlık şekillenmektedir. "insan odaklı" böyle bir çağrının merkez üssü Türkiye, baş aktörü ise Türk milletidir. 

 

Kazım ÜTÜK

Yorumlar


Hiç Yorum Yapılmamış. İlk yorumu siz yapın...